Gerek ailemizin bir üyesinin daha olmasının ya da karı-kocalıktan aileye evrilmemizin gerek Türkiye’ye gelip yeni bir hayat, ev, iş kurma/edinme sürecinde oluşumuz blog aleminden epey bir uzak kalmamıza neden oldu. Ha bundan sonra da düzenli yapabilir miyim bilmiyorum ama en azından fotoğrafa dair birikimlerimi akıtacağım mecra burası olmaya devam edecek.. Ne zamandır yazmayı planladığım, daha doğrusu fotoğraflarını paylaşmayı düşündüğüm Vivian Maeir ile blog girdisi budur. Geçen sene kendisinin de bizim de bir süre yaşadığımız Şikago kentinde bir sergisi oldu Vivian Maier’in. Hem kişisel eşyalarından hem de fotoğraflarından oluşan bir sergiydi bu. Gezme şansını elde ettik, mutlu olduk.

 

Click to view slideshow.

 

Berlin Berlin!

Çok kısa bir Berlin seyahati vardı geçen haftasonu. Çok severim Berlin’i en son altı yıl önce fırsat olmuştu gezmek, çok az şehir bu kadar şaşırtabilir insanı avrupa içinde. Neyse lafı fazla uzatmak niyetinde değilim o nedenle fotoğraflara yavaştan geçelim diyorum müsaitseniz. Kısa seyahatlerde yanıma Nikon ve tüm aksamını alamıyorum bu durumda kurtarıcım küçük Olympus E-PL1 devreye giriyor. Bu fotoğraflar da onunla çekildi, sayıca fazlalar ama keşke daha da fazla olabilselerdi.

Gospodi pomogi mne vyzhit etoi smertelnoi lyubvi!

Господи ! Помоги мне выжить среди этой смертельной любви!

Tanrım, bu ölümcül sevginin arasında hayatta kalmama yardım et! Leonid Breznev, doğu alman komünist partisi genel sekreteri Eric Honecker’i kardeşçe öpüyor. Bölünmüş Almanya ve bölünmüş Berlin’in en güzel simgelerinden birisi, bu sahne Dimitry Vrubel tarafından 1990 yılında duvarın bir parçasına resmedilmiş. Duvar artık yok, bazı parçaları şehrin bazı yerlerinde sergileniyor ama duvarın izleri her yerde. Silinmeleri için bir kaç nesil geçmesi gerek.

 
Check Point Charlie

Soğuk savaş döneminin simgelerinden Charlie Nizamiyesi ya da Checkpoint Charlie, doğu ve batı arasında duvar çekilmişken kullanılan üç  kapıdan birisi, şimdi yerinde bir kopyası duruyor, orada bekleyen üniformalı adamlarla fotoğraf ektiriyor turistler, nostaljik bir durum söz konusu, benim ilgimi ise fotoğraf çektirirken kullandıkları şapkalar daha çok çekti, klasik rus askeri şapkaları dışında yeşil nefteli Pogranvoiska (Sınır birlikleri) şapkaları çekti. Neyse yolculuğumuz devam ediyor, Charlie Nizamiyesi, kontrol noktası ya da adına her ne derseniz deyin, oradan Friedrichstrasse boyunca yürüyoruz amacımız Brandenburg kapısına ulaşmak. Avrupa’da bir yerlerde yürürken dikkatli olmak gerek.

 

Davicso Asriel - Stolperstein

Burada cadde boyunca yürürken tertipli düzenli kaldırım taşları içinde parlak bir metal yüzey dikkatimi çekiyor. Yazı şöyle diyor: “Davicso Asriel burada oturdu, doğumu 1882. 25 Ocak 1942′de sınırdışı edildi, Riga’da öldürüldü.” Bu yazının olduğu metal plaka oldukça lüks bir mağazanın önündeki kaldırımda yer alıyor. Berlin’de bunlardan çok var, ismi Stolperstein (takılma, sendeleme taşı) aslında yaptığı da tam olarak bu, duygusal olarak sendeliyorsunuz. Bir zamanlar burada Davicso Asriel’in evi varmış, Asriel kürk tüccarıymış, Berlin  Türk-Yahudi cemiyetinin eski başkanıymış, apar topar evinden koparılıp kilometrelerce uzakta öldürülen 6 milyon yahudiyle aynı kaderi paylaşıyor. Bunu yolda yürürken gırtlağınıza çaktığı için sendeletiyor sizi bu taş. Bu ve benzeri taşlar Günter Demnig isimli bir sanatçının projesi konuyla ilgili şurada bir haber var.
 

Brandenburger Tor - Protesters

Yolun sonu beni Brandenburger Tor’a (Brandenburg kapısı) getiriyor, burası Berlin’in en sevdiğim yerlerinden birisi, Tripadvisor’da burası ile ilgili yorum yapanlar “Hayal kırıklığına uğradık, alt tarafı bir kapı!” mealli şeyler yazmışlar, evet alt tarafı bir kapı ama bence üst tarafı da bir kapı. Yani beklentilerinizi insancıl boyutlarda tutar ve Brandenburg kapısından başka galaksilere portal açmasını beklemezseniz aradığınızdan çok fazlasını sunacaktır size. Burada geçirdiğim 2 saat zarfında mükemmel bir techno-trance müzik eşliğinde Tacheles sanat evi’nin boşaltılması kararını protesto eden insanları, inanılmaz bir dans gösterisini, gitar eşliğinde kendi bestelerini çalan bir müzisyeni, Darth Vader’ı ve Doğu Alman sınır polislerini izleme fırsatım oldu. Bir saniye sıkılmak mümkün değil.
 

Memorial to the Murdered Jews of Europe

 
 Kapıdan geçip sola doğru 200 metre kadar yürürseniz karşınıza Avrupa’nın katledilen yahudileri için yapılan anıt çıkacaktır. Burası değişik boyutlarda ve yüksekliklerde 2711 adet beton stelden oluşan bir anıt, topoğrafyası da bir labirent oluşturuyor. Yeraltında da yukarıdaki topoğrafyanın izlerinin devam ettiği bir müze var. Anıtın karmaşık ve ilginç bir hikayesi var yukarıdaki wikipedia linkinden okuyabilirsiniz. Müze ise insanı derinden sarsacak şeylerle dolu.
 

Portraits - Etty Hillesum

 Müze içerisinde Nazi vahşetinin kurbanları olan milyonlarca insanın arasından Etty Hillesum gibi günlükler tutanların hikayelerini ve sistematik yoketmenin dehşetini okuyabiliyorsunuz. Burası yüreğinizi burkacak ama buna benzer olayların bir daha olmaması için insanların bütün gerçekleri öğrenmesi gerek. Herkes kendi şeytanlarıyla yüzleşmeli.

Bride of Kyme

 Buradan yolumuz Bergama Müzesi’ne düşecek, orada Bergama, Milet, Yazılıkaya, Babil gibi yerlerden Berlin’e gelmiş bir çok eseri göreceksiniz, içiniz burkulacak, size tavsiyem önce müzeyi gezip sonra ASISI panoraması’nı gezmeniz o zaman çok daha etkileneceksiniz. Müzede bir çok şaheser var ancak beni en çok etkileyenlerden birisi yukarıdaki gelin heykelciği. Bu heykel İzmir – Aliağa antik Kyme kentinden buraya gelmiş. Daha önce iş gereği defalarca dolaştığım Kyme’den bir eseri burada görmek ilginç.

Son olarak uzun bir yürüyüşle Bundestag’a geliyoruz, buradan en yakındaki birahaneye ulaşıp weizbier gezegenine ışınlanmadan önce parkta devasa baloncuklar yapan adamcağızı huzurla seyrediyorum.

 

Bubblemaker

 

 dev baloncuklar havada süzülüyor, yorgunluk yerini huzura bırakıyor.
 
Berlin’e gelin gerçekten insanı sarsan bir şehir burası.
 
Namaste,
 
PS: Fotoğrafları farklı bir linkte açarak büyük hallerini de görebilirsiniz.
PPS: Arkadaşlarımı arayamadım, kızmasınlar bir dahaki sefere daha uzun geleceğim o zaman ararım :)
.

st. petersburg yazısında seyahatin maliyetinden bahsettim, okuyanlar hatırlayacaktır. bunun üzerine bir çok mail, bir çok yorum aldım; "nasıl bu kadar ucuza seyahat ediyorsun?", "nedir bunun yolu?", "imkansız o kadar ucuza seyahat etmen!" gibilerinden. size bu konuyu biraz eğlenceli anlatmaya karar verdim. hem bu şekilde daha akılda kalıcı olur diye umut ediyorum. 

ilk olarak şunu açıklamam lazım ey sevgili okur. ben dünyayı gezecek kadar zengin bir insan değilim. hatta zengin bir insan hiç değilim. eğer bana sorarsanız çulsuz bir insan olduğumu bile söyleyebilirim. ben sadece önceliklerini iyi belirleyen ve imkanlarını bu yönde kullanan biriyim. (bunu da bir yazıda çoook detaylı anlatmayı planlıyorum) durum böyle olunca, yani insan elindekileri iyi bildiğinde çok fazla sıkıntı çekmiyor dünyayı gezmek için. zaten benim yaptığıma da tam olarak dünyayı gezmek denemez. bunu şuanda yapan bir çok arkadaşım var. onlar "dünya turu" terimini çok iyi gerçekleştiriyor. bu yüzden benim anlatacaklarım zaman ve imkan bulunduğunda bir ülkeye nasıl ucuz seyahat edilir, nasıl ucuza konaklanır, planlama yapılır ile alakalı. bu yüzden anlattıklarımı kapsamlı düşünmek yerine maddeler halinde anlatmayı planlıyorum. bunu da son st. petersburg seyahatimde yaşadığım hostel maceramdan yola çıkarak yapacağım. içinde; kin, nefret, aşk, şampanya, ne arasanız var. bu yüzden derinlere dalmayın derim..


daha ilk fotoğraftan ne kadar da ciddi olmadığımı gördünüz sanırım :)

işin şakası bir yana s.t peter'e seyahat etmeden önce hesabımdaki paraya şöyle bi' baktım. uçak bileti hariç hepi top 350tl kadar bir para vardı hesabımda. bunu dolara endekslediğinizde 200$, rubleye endekslediğinizde ise 6000 ruble civarında yapıyordu. e bu parayla konaklama, yol, yemek, eğlence vs. hepsi yapılacaktı. bakıldığında ne kadar da zor görünüyor değil mi?

değil efendim;

konaklama; bir seyahatin uçak biletinden sonraki en büyük masrafı oluşturan kalemi belki de. bu yüzden seyahatlerde konaklamayı planlamak ve en ucuz şekilde kapatmak çok önemlidir. elbette bunu tamamen ücretsiz yapmakta mümkün. couchsurfing gibi sosyal platformlar size dünyanın her yerinde aynen sizin gibi gezgin insanların evlerinde konaklama imkanı sunuyor.   bunu daha önceden deneyimlemiş birisi için inanılmaz zevklidir. hiç yaşamamış bir insan içinde biraz korkutucu gelebilir.  eğer "ben tanımadığım insanın yanında kalamam, korkarım" diyorsanız o zaman sizin için tek seçenek kalıyor; hostel..                                                                               
efendim hostel denen hadise dünyanın hemen hemen her ülkesinde olan -olmayan duymadım ben-, gezginlerin ucuz, güvenli, rahat ve en önemlisi eğlenceli konaklamasını sağlamak için kurulmuş mekanlar. kimisi eski bir apartmandan bozmadır, kimisi eski bir manastırdır -ki italya/lucca'da böyle bir tanesinde kaldım- kimisi bir evin bütün odalarıdır, kimisi çok modern bir bina, kimisi de eski bir uçağın kokpitidir. peki bunu seçerken neye dikkat etmeli, neyi göz önünde bulundurmalı? işte uğur'un kendi deneyimleri ile hostel seçerken dikkat ettiği belli başlı konular;
  • hostel bulmak için bir çok site var. bunları iyi araştırın. fiyatlar çoğunda farklılık gösterebilir.
  • bulduğunuz hostel fiyatlatlarını diğer sitedekilerle kesinlikle karşılaştırın.
  • şehir merkezine yakın olanları tercih edin. böylece ulaşım için fazla masraf etmemiş olursunuz.
  • hostellerin aldıkları puanlara (temizlik, güvenlik, ulaşım, eğlence) dikkat edin. çünkü onlar en objektif puanlamalardır.
  • hosteller hakkında yazılan yorumları kesinlikle okuyun. hepsi tecrübeyle sabittir. ulaşabiliyorsanız yorumları yazanlara ulaşmaya çalışın.
  • bulduğunuz hostel için kesinlikle rezervasyon yaptırın. unutmayın sizin gibi seyahat eden binlerce insan var ve yer bulamama durumunuz olabilir. 
  • rezervasyon için kredi kartı kullanmaktan çekinmeyin. bu her zaman güvenli ve daha kesindir. 
  • yanınızda kesinlikle bir yastık kılıfı bulundurun. hosteller size temiz çarşaf ve kılıf verse de emin olun buna ihtiyacınız olabilir.
  • yanınızda kesinlikle bir asma kilit olsun. çünkü size sunulan dolaplar kilitsiz olabilir. güvenlik ve gönül rahatlığı için bu çok önemli.
  • hosteli seçerken kahvaltı verip vermediğine, internetin bedava (free wifi) olup olmadığına bakın. hostelin sayfasında bu bilgiler hep yazar.
  • fiyatı daha düşük tutmak için kişi sayısının daha fazla olduğu odaları seçin. tek kişilik odalardan %60-70 daha ucuzdur.
  • ... aklıma geldikçe güncellerim
    anlattıklarım benim genel olarak bir seyahate çıkmadan yaptıklarım. bunları söylerken kendi fikrim olduğunu sakın ola aklınızdan çıkartmayın. elbette ben de isterim beş yıldızlı otelde bütün öğünleri açık büfelerde yeyip, odamdaki jakuzide pitbull'un klibindeki hatun kişilerle zaman geçirmeyi -ki yapmıyorum değil- ben sadece cebimdeki parayla en fazla verimi nasıl alıyorum ona bakıyorum. hani ilk başta dedim ya st. peter'de kaldığım hostel diye; işte örneklendirmeyi de onunla yapayım size..




    petersburg'a gitmeden önce bir çok araştırma yaptım kalacak yer konusunda. bir çok hostel araştırdım, yorumları okudum, puanlarına baktım. bunlardan bir tanesini seçecektim ve her zamanki gibi geri kalanı şansa bırakacaktım. -eğer yola çıkmayı kafanıza koyduysanız ve bir şeyleri göze aldıysanız şans sizin yanınızdadır unutmayın. ona güvenin, zaman bulursanız sarılın ona- öyle de oldu. ben tercihimi apple hostel'den yana kullandım. 5 gecelik konaklama, tertemiz yatak ve çarşaflar, sabah kalktığınızda hazır yerel rus kahvaltısı, kalabalık olmayan odalar, temiz banyo ve tuvaletler. kısaca bir gezginin isteyebileceği her şey vardı. hostel st.peter'in tam merkezindeydi. yani görülmesi gereken belli başlı yerlere yürüme mesafesinde. bizim taksim'imizde, sultanahmet'imizde yani. bu yüzden hiçbir şekilde ulaşıma para vermedim diyebilirim -havalimanı transferi hariç. ki o da 25RUB yani 1.5TL-  bu hizmetler içinse ödediğim toplam ücret 1500RUB yani 92TL idi.

    ne kadar param vardı peki?
    - toplam 6000RUB.
    ne kadar kaldı peki?
    - 4500RUB..

    devam..


    bakın! ben en başta ne dedim size; "ben dünyayı gezecek kadar zengin bir insan değilim. hatta çulsuz bir adamın tekiyim.." durum böyle olunca iyi hesap yapmak gerek ey sevgili okur. naptık? hosteli bulduk, yerleştik. neydi hostel? temizdi, şehir merkezine yakındı, !!ucuzdu!! ve inanılmaz eğlenceliydi..

    st. peter yazısında ve gary ile jeffrey'i anlattığım yazıda hostelin ne kadar eğlenceli olduğundan bahsetmiştim size. bunu biraz açmam lazım sanırım. bundan önce bir çok ülkede, sayısız şehirde bir sürü hostelde kaldım. kimi biraz pahalıydı, kiminin kahvaltısı güzel değildi, kimi temiz değildi vs. ama hiçbir zaman yılmadım. -çünkü yoldaysanız, yolcuysanız bunlar çok doğaldır. yeri geldi tren garında uyudum, 5-6 gün duş alamadım ama yılmadım. çünkü aklımda hep keşfetme fikri vardı ve beni ayakta tutan en büyük duygu buydu- st.peter'de ise bu bahsettiğim durumların hiçbiri yoktu. bir kere küçük bir hosteldi. bu da insanlarla daha samimi olmanıza imkan veriyor. dünyanın farklı ülkelerinden gelmiş insanlar. farklı kültürler, farklı diller, farklı anılar, farklı, farklı, farklı.. en güzeli de bu değil mi? hiç tanımadığınız insanların anılarını dinlemek, onların maceralarına şahit olmak, pasaportundaki damgalarıyla övünmelerini izlemek. hepsi o kadar güzel ki. bu yüzden siz ne kadar soğuk olursanız olun, içinde bulunduğunuz ortam sizi ister istemez sıcak bir insan yapıyor.

    apple hostel'de böyleydi işte. alsında sadece fiyatı ucuz, yorumları ve puanları iyi, lokasyonu merkezi diye (zaten başka neyi için seçeksem) seçmiştim. ama karşıma harika çalışanları, süper bir sahibesi, çok kafa misafirleri vardı. daha ilk gün; sırtımda çantayla içeri girdim ve karşıma deli gibi gülümseyen bir çalışan. hoş geldin dedi ve hemen bir sandalye çekip işlemlerimi yaptı. gitmeden bir kaç soru sormuştum kendilerine. onlara da çok açık ve hızlı cevap vermişlerdi. kayıt işlemlerimi yaptıktan sonra "biz de seni bekliyorduk" dedi. ne için olduğunu sorduğumda ise "dışarı eğlenmeye çıkacağız, senin de olmanı istedik" dedi. düşünün daha ilk gün, ilk dakikalar. sonra bütün hostel ahalisi -ki hepi topu 12-13 kişiydik o an- hostelin hemen yakınlarındaki bir pub'a gittik. fiyatları ucuz ve gerçekten de oturup bir iki kadeh içilebilecek harika bir mekandı. gece geç saatlere kadar içkiler içildi, herkes hikayesini anlatı. kısaca; daha ilk günden size yaptıkları hizmetin ne kadar da güzel olduğunu, tek amaçlarının sizin kalacağınız günlerde mutlu olmanız için olduğunu gösterdiler. emin olun bunu dünyanın bilmem kaç yıldızlı oteli size karşılıksız yapmaz. yapsa bile bu kadar içten yapmaz, içten yapsa bile sıcak değildir, sıcak olsa bile yenmez. güvenin siz bana ya :)

    ulaşım (şehir/ülke içi); bunu uçak bileti hariç anlatıyorum çünkü o durum başlı başına farklı bir olay. yani size şu şekilde ucuz uçak bileti buluyorum dersem yalan olur. çokça araştırma, baya bir deneyim, birazda şans lazım. bütün bunlar bir araya gelince emin olun ucuz uçak bileti çıkıyor ortaya. ama her zaman değil elbette. mevsimler, tatiller vb. ektenler bunu değiştirebilir. anlatmıcam dedim dedim yine anlattım! bak noldu şimdi? efendim bir ülkeye gittiğinizde sizi bir yerden başka bir yere götürecek en güzel şey o güzel bacaklarınızdır :) ciddiyim! yani bir gezgine neden yürüyorsun derseniz hata edersiniz. çünkü bir ülke, bir şehir en iyi yürüyerek gezilir. elbette mevsimler farklılıklar (kar, çok feci yağmurlar, aşırı soğuklar, boğucu sıcaklar) sizi bundan alıkoyabilir. bu zamanlar ne yapıyoruz peki? aşağıdaki maddeleri okuyoruz efendim..

    • "ülkenin en iyi ulaşım aracı nedir?" bunu kesinlikle iyi bilin. otobüs mü, metro mu, bisiklet mi, gondol mu?
    • bunu öğrendikten sonra internetten fiyatlarını araştırın. ben bulamadım bunu demeyin çünkü var. şimdi girip size guatamala'daki otobüs bileti fiyatlarını bulurum dımdızlak kalırsınız valla..
    • şehrin ulaşım haritasını indirin bilgisayarınıza. incelerken şehrin önemli yerlerine hangisi ile gidilir bunu araştırın. metro ile mi, otobüs ile, yoksa yürüyerek mi?
    • bazı şehirlerin (mesela roma gibi) 2-3 günlük ulaşımınızı sağlamanıza imkan veren biletleri vardır. bunları iyi öğrenin. eğer varsa bunlar her zaman daha uygundur, bunlardan alın. 
    • ülkeye, şehre göre otostop yapmaktan çekinmeyin. bu sizin her zaman yararınızadır.
    • bisiklet kiralama konusunda araştırmacı olun. hatta eğer mevsim yazsa ilk tercihiniz bu yönde olsun.
    • ülke içinde şehirlerarası yolculuk yapacaksanız bana mail atın.
    • ve unutmayın en güzel şehiriçi yolculuk yürüyerektir. çünkü" allah yürü ya kulum" demiştir..
    malum st.peter örneği üzerinden gidiyoruz ulaşımı da bu örnek üzerinden devam ettirelim. ben st.peter'e gittiğimde hava -24 ile -28 derece arasında seyrediyordu. kısaca kıçlar, bildiğiniz donma sürecine başlamıştı. bu da yürümeyi, hatta sokağa çıkmayı bir hayli zorlaştırıyordu. peki ben naptım? elbetteki çıktım sokağa ve yürüdüm. şu fotoğrafımda görüldüğü üzere sakallar, bıyıklar donmuş halde sokaklardaydım. ama nasıl? çünkü gitmeden araştırdım ve o şekilde hazırlıklı gittim. durum böyle olunca da her şeye hazırlıklıydım. dediğim gibi çoğu yere yürüyerek gittim. sadece iki ya da üç kere metro, iki kerede (havalimanına gitmek için) otobüs kullandım. bunların her biri 25RUB yani 1.5TL toplamda 5 kere toplu taşıma kullandığımı varsaysak 125RUB yani 7.5TL yapar. kısaca hiçbir şey..

    kalacak yeri ödedikten sonra ne kadar param vardı?
    - 4500RUB
    ulaşım için ne kadar harcadım?
    - 125RUB
    ne kadar kaldı?
    - uğraştırmayın beni, baya çok kaldı..


    ilk günkü bu sıcak yaklaşımı görünce insanın mutlu olmamak için çokça uğraşması lazım. sizi mutlu edebilmek için her gece bir eğlence düzenliyor. siz de buna kayıtsız kalamıyorsunuz haliyle. gece kulüpleri, publar filan derken st.peter'in gece hayatını keşfediyoruz. bu konuya st.peter yazısında biraz değinmiştim ama biraz daha anlatmak lazım. çünkü bu da bir gezgin için önemli bir kalem :) (sizi sizi) şimdi efendim elbette insan gittiği ülkede eğlenmek, belki sarhoş olmak, belki hayatının aşkını bulmak filan isteyebilir. (son madde için rusya güzel bir tercih bunu belirtmek isterim) normal olarak da bunu sokakta yürürken (yine son madde için geçerli değil) öğrenemez, bulamaz. şehrin gece hayatının kalbinin attığı yere gitmek lazım. tam bu konu için st.peter'de sizin özel biçilmiş kaftanlar var. giyin üzerinize bir bakın. olmazsa diğerini deneyin. hepsi  birbirinden güzel ve eğlenceli. peki fiyat ne kadar diye merak edenler için şunu belirtmekte fayda var. uçuk değil! hatta ucuz bile diyebilirim. örneğin yerel bir rus birası 100 ila 130RUB  (8-10TL) arasında. votkalar ise o fiyatlara yakın, belki biraz pahalı. şimdi durum böyle olunca insan eğlenmek istiyor efendim. buna karşı koyamıyorsunuz. gidip iki kadeh bir şeyler içip eğlenen insanları izlemek, belki siz de katılmak istiyorsunuz. bence kasmayın kendinizi; bırakın kendinizi müziğin ritmine.. (bunu da hep söylemek istemişimdir ha)


    hani nasıl ucuza seyahat ediyorumdan bahsediyorum ya size; 

    bunun içinde yeme-içme konusunu karıştırmamaya karar verdim. çünkü hali hazırda et yemeyen biri olarak vereceğim öğütler pek size uymayabilir. gidip marketten soya fasulyesi alın, hostele gidin dökün tabağa kepekli ekmekle bi güzel yiyin dersem sanırım pek hoşunuza gitmez. bu yüzden bunu sizin zevkinize bırakıyorum. isterseniz ülkenin en güzel lokantasında yiyin yemeğinizi, isterseniz de sokak satıcılarının tezgahlarında. çoğu insanın yaptığı gibi fast food tercihi de olabilir belki seçiminiz. bilemem. bu yüzden karar tamamen sizin. ha bunları söylerken ben sadece marketten aldıklarımla geçirmiyorum elbette günlerimi. yerel yemekleri, değişik tatları elbetteki tadıyorum. zaten bunu yapmazsanız hiçbir anlamı yok bu seyahatlerin. halkın tercihlerine önem verin, salaş yerleri tercih edin buralar her zaman daha lezzetlidir, fast food denen katilden uzak durun, marketlerden alışveriş yapıp hostelde yemek pişirmekten (yeteneğiniz varsa tabi) çekinmeyin. yeme-içme konusundaki öğütlerim de bunlar olsun sizin için..


    iki gün üç gün derken her gece farklı bir mekanda, farklı bir ortamda aldık soluğu. inanılmaz eğlendik. bütün kızlar benimle ilgilendi, hepsi çok güzeldi, afet-i devrandı hepsi, görcektiniz o hallerimi.. (şaka tabi ki) yani hepsinin benimle ilgilendiği kısmı şaka. evet her gece dışarı çıktık, her gece farklı bir mekanda eğlendik. sonra bir gün hostelimizin sahibesi güzel insan bir akşam elinde bir sürü yiyecek ve alkolle çıkageldi. biz acaba bu akşam nereye gidiyoruz diye merak ederken parti hostele taşınmıştı. yazının başından beri gördüğünüz bütün fotoğraflar o akşama ait işte..


    meğersem o iki üç gün içinde bizim hostel st.peter'in en iyi hosteli seçilmiş de haberimiz yokmuş. hostel sahibemizde bunu kutlamak için kapmış erzağı koşmuş bizim yanımıza. belki bu size çok sıradan bir şeymiş gibi gelebilir. anlarım. lakin değil efendim, hem de hiç değil. yine bir otelden örnek verelim. gittiğiniz ülkede kaldığınız bilmem kaç yıldızlı otel şehrin en iyi oteli seçilse bunu sizinle kutlamak gibi bir girişimde bulunur mu? büyük ihtimalle hayır. sadece aldığı belgeyi duvarına asar ve bu şekilde bir durum yaşanır. yani o ödülü alması için verilen yorumların sahibi sizlere pek pay çıkarmaz. ama kaldığım hostel bunu yapmadı. o bütün payı bize, bizden önce kalanlara ve bizden sonrakilere çıkarttı. bu bizim için büyük bir onurdu elbette. hele yaptığımız küçük kutlama;

    tek kelime ile muhteşemdi..


    hayatımda ilk kez denediğim ev yapımı viski ile başladı gece. plastik bir su şişesinde geldi ortaya. herkese azıcık ikram edildi. ilk önce denedik. ne olduğunu tahmin etmemizi istediler. elbette kokusu viski gibi ama insan ev yapımı viski olayını tahayyül edemiyor. durum böyle olunca da denedik bizde. herkesin tahmini likörden yanaydı. lakin bir likörün bu kadar ağır olması da pek mantıklı gelmedi hiçbirimize. sonradan ev yapımı viski olduğunu söylediklerinde herkesin yüzünde koskoca bir afallama belirdi. hayatımda ilk defa ev yapımı viski denedim ve muhteşemdi. iskoçya'da viskinin ülkesinde çok farklı viskiler denemiştim ama bu bambaşkaydı. favorim laphroaig olsa da bu çok değişikti. umarım bir gün deneme şansınız olur. kesinlikle hayır demeyin. mesela ben kaç duble içtiğimi hatırlamıyorum bile :) sonrasında bu kadarla kalmadı eğlence. yine bir gece kulübüne gidip eğlendik. kısaca bu başarı hakkına yaraşır bir geceyle kutlandı..

    bol bol fotoğraf çekildi tabi ki gecenin hatırına. gary her zamanki gibi bir sürü video çekti. daha sonradan vimeo hesabında bulmaya çalıştım ama yoktu. demek göstermek istemedi çakal :) hayır bi şey olduğundan değil. ya da ben hatırlamıyorum, bilemedim şimdi..


    bu güzel hanımefendi ise hostelimizin sahibesi. yani bize o güzel günleri yaşatan zat-ı muhterem. ismini yazmıyorum çünkü böyle bir anlaşma yaptık kendisi ile. eğer sonra isterse kendisi yazarım, utandığımdan filan değil yani :) bu fotoğrafta onun haklı başarısını belgeleyen gecenin fotoğrafı. arkasındaki dünya haritasındaki raptiyeler ise dünyanın çoğu ülkesinden, şehrinden gelen gezginlerin birer hatırası. etrafındaki yazılar ise duyguları, düşünceleri. bunları okumak, acemice çizilen resimleri incelemek çok zevkli. her biri yıllar içinde hostelin bütün duvarlarını doldurmuş. ben de bir tane yazıp astım ama onun fotoğrafını koymak istemiyorum. neden diye sormayın, istemiyorum. merak edin :) hatta dur! gidin yerinde görün. en güzeli bu olur, kesinlikle bu olur..

    ***

    yazının başından beri size bir sürü şey anlattım. bir sürü anıdan, tecrübeden bahsettim. unutmayın; bunların hepsi kendi fikrim, kendi tecrübelerim. sizin seyahatinizde illaki böyle olacak değil. çünkü insanların beklentileri, hayalleri çok başkadır. çok farklı şeyleri hayal ederler, onlara çok farklı anlamlar yüklerler. şahsen ben her zaman yolda olmayı, yolcu olmayı hayal ettim. ne yaşarım, neyle karşılaşırım, ne yerim-ne içerim hep ikinci hatta üçüncü plandaydı. bu yüzdende hayallerim hep küçüktü. belki de bu yüzden çoğunu yaşadım ve yaşamaya da devam ediyorum. ben sadece bu hayallerim için bile yaşamaya devam ediyorum. ilerde beni nasıl bir hayat bekliyor bilmiyorum. bilmekte istemiyorum açıkcası. eğer yolda olacaksam, yolcu olacaksam en güzel budur diye düşünüyorum. bunun için bütün çabam, bunun için bütün uğraşım, didinişim..

    ***
    kimisine çok garip gelir bu hayal. ne yani hayattaki tek amacın bütün dünyayı gezmek mi diye. hiç evin, araban olsun istemiyor musun diye sorabilirsiniz. hatta çokça soranda oluyor. şu evrendeki en büyük eve yani dünyaya sahibim. bundan daha büyük, daha güzel, daha yaşanılabilir bir ev ben duymadım. eğer duyduysanız gösterin hep birlikte gidip kalalım :)

    ***
    umarım biraz olsun merakınızı gidermeye, biraz olsun aklınızdaki soru işaretlerini gidermeye yaramıştır  yazdıklarım. elbette çok detaylı bir yazı değil, elbette her yolculuk, her ülke, her şehir için bu şekilde işlemeyebilir. hatta çoğu kişi için saçma bile gelebilir. dediğim gibi bunlar benim tecrübelerim, benim yaşadıklarım. umarım sizinkiler daha çok parayla gidilen, daha eğlenceli yolculuklar olur. temennimiz her zaman bu yönde..


    az önce "gecenin fotoğrafı" diye başka bir fotoğraftan bahsetmiştim ama bunu görünce o fikrimi değiştirdim. evet efendim gecenin fotoğrafı budur..

    diğer yazılarda da söylemiştim ama şimdi de söylemem lazım;

    öyle de küçük hayalleri olan, öyle de rererö bir insanım işte..

    ha bi de sarı saçlıyım.

    kıskanmayın.




    Egbert Mittelstädt


    Zaman geçip gidiyor tabii ki. Ya da biz geçip gidiyoruz bir yerlerden bir yerlere.
    Mekanlar da biz gibi, gidip geliyor bir yerlere.

    Ses ve görüntü meseleleriyle iliskimin evrimsel gidisatinda yeni heyecanlar söz konusu ve artik
    çok özledigim fgünlük'e geri dönmenin zamani! En azindan arada-sirada.

    Bu fotograf yeni kesfettigim Mittelstädt isimli bir sanatçiya ait. Video, fotograf ve yerlestirmelerine suradan bir bakin: http://www.atelier-fuer-medienprojekte.de/
    Fotograflarini slitscan teknigiyle çekiyor. Bununla ilgili ileride sürprizlerim olacak.

    Time Machine adli yerlestirmesi, zaman ve mekan dönemeçlerini çok iyi kurguluyor.
    Ses'le de alakali çalisan biri. O yüzden daha da sevdim kendisini.

    Unfolding diye de bir videosu var. Onu da izleyin derim. Leziz.




     
     
    Dylan Bennet tarafından hazırlanmış diyafram değerlerinin mantığını ve nasıl hesaplandığını anlatan çok güzel ve sade hazırlanmış bir video. Ne yazık ki İngilizce ve biraz da matematik bilgisi gerekiyor.

    Oldukça faydalı bence, diğer videolarını da Youtube sayfasından görebilirsiniz.




    Daha önceki yazımda şanssızlık eseri mercan resiflerine gidemediğimden yakınmıştım :)

    Geçen Cuma sonunda ilk gittiğim yere tekrar gittim ve harika bir gün geçirdim. Tek sorun deniz inanılmaz dalgalıydı, bu nedenle fotoğraflar istediğim kadar iyi değil (2 saniye sabit durup fotoğraf çekmek imkansız resmen) ama gene de ortamı oldukça iyi anlatıyor bence.. 

    Çok ilginç ve komik balıklar var, bazıları fotoğraflarının çekilmesinden rahatsız bile oluyor :))

    Daha fazla söze gerek yok sanırım, buyrun fotoğraflara alayım sizi :))





























    Ian Ruhter aslında spor veya reklam çekimleri gibi ticari işler yaparak hayatını kazanan bir fotoğrafçı, ama Silver & Light adlı bir projesi var ki inanılmaz.

    1850'lerde kullanılan bir yöntem olan Collodion Wet Plate Process tekniği ile devasa boyutta fotoğraf çekimleri yapıyor. Bu tekniğin tam Türkçe karşılığını bulamadım açıkcası..

    Ben lafı daha fazla uzatmadan sizi aşağıdaki video ile başbaşa bırakayım.

     


    Türkiye’de tarihini bilmiyorum ama bir çok sergi toplatıldı, karşı çıkıldı, veya çok fazla tepki almış olsa da dimdik ayakta durdu. Bu sergileri hiç beğenmeyen veya tam tersi çok beğenen de oldu. Yani içinde sanatsal bir faaliyet geçen herhangi bir şeyi toplumun her kesimine ulaşamayacağı appacık ortada.  Böyle bir konuda da IFOD ’un da başına talihsiz bir olay geldi.

    Sergiden kısaca bahsetmek gerekir ise, IFOD’un geleneksel sergiler adı altında düzenlediği 18. sergi. “AYKIRI” konusu da daha önce de olduğu gibi ifod üyelerinin karar birliği ile seçildi. Jüri üyeleri de yine IFOD üyelerinden oluşuyor. Tamamen kendilerine ait bir sergi. Bu serginin sergilenme yeri de Izmir Sanat galerisi, Belediye ile IFOD’un karşılıklı yazışmaları ve onay almaları sonucu yer belirlendi.

    Sergi açıldı, insanlar izlemeye başladılar. Eleştirenler oldu, beğenenler oldu, her toplumda olduğu gibi medeniyet seviyesinden bi haber saldırmalar sataşmalar oldu. Sineye çekildi edildi vs. Bunlar zaten her zaman olanlardı.  Bunların dışında aslında üstü kapalı farklı bişey oldu.  Bunca zamandır Türkiye’nin sosyal ve fikir olarak en açık ve en önde giden İzmir’inde çok ani bir geri adım atıldı. Gelen baskıların önünde dik durmak, savunmak ve geri çekilmemek gerekirken, el pençe bir tavır sergilendi. İsmi “AYKIRI” olan bir sergi aykırı olduğu için engellendi. Bi nevi salyangoz tezgahları toplandı veya toplatıldı.

    Medyada tabi ki bu şekilde yer almaz iken, fotoğraf toplulukları tarafından sansür olarak nitelendirildi. Belki bir şekilde sansürdü ancak asıl fikir sansürden öteye önüne baritkat kurmaktı. Ve İzmir bu barikatı aşamadı. Sınıfta kaldı. Sergi salonunun yakılmasından farklı değildi. İçeriği, niteliği, büyüklüğü, küçüklüğü değil, bir fikrin yok edilmesi aslında çok güzel bi şekilde gözler önüne serildi. ve sergi toplatıldı, hatırladığım kadarı ile sonra başka yerlerde sergilendi.

    Ve İzmir bunu yuttu. İzmir sesini duyurmadı, bu açık fikrine sahip çıkmadı. Beğenmese de onu korumalıydı, yok etmemeliydi. Fikrin var olmasına yardımcı olmalıydı. Gerici düşünmemeliydi. Eline tutuşturulan doğu treni biletini yırtmalıydı.

    Artık ne o fotoğraflar bir kamu sergi salonunda sergilenecek, ne de İzmir bunu umursayacak.

    Aykiri1 Aykiri2 Aykiri3 aykiri 4

    Hepimiz oldukça iyi biliriz ki lens deyince aklımıza, bir çok marka gelse de en ulaşamadığımız veya gizemine bir türlü akıl sır erdiremediğimiz Zeiss gelir. Diğerlerinden her zaman kendini  ayırmıştır. Kalitesini tekniğini veya özelliklerini konuşmak için bu yazıyı yazmıyorum zaten bu konuda oldukça fazla bilgi var.

    Üzerinde durmak istediğim konu hemen hemen 1 asırlık bir zeiss ve bi şekilde hayatımızın içine girmesi. Tabi artık ticari kaygılardan dolayı kullandığımız ekipmanların ekonomik hayatları o kadar kısa ki, bir eşyanın 1 asır sonra bile kullanılabilir olması oldukça dikkat çekici. Her altı ayda veya 1 sene de arpa boyu kadar yol almayıp yenilenen yüzü ve imajı ile aynı tarz makineleri almaya oldukça alışığız sonuçta. Ama bu lens hemen hemen 1 asırlık bir geçmişe sahip.

    Yapan kişi Jason Bognacki ve yaptığı da Piccolette marka bir makineyi bi şekilde Canon 5D makinesine adapte edip fotoğraf çekmeye çalışmak.  Yukarı makinein adapte olmuş halini görebilirsiniz. Nasıl olduğu ile ilgili tam bir bilgim olmamasına rağmen bir adaptör uydurulup monte edildiğini düşünüyorum. Hatta ufak bi AF confirm çip ile manuel de olsa AF onayı alınabilr kanatindeyim. Aşağıdaki fotoğraflarda da gündelik hayattaki performansını görebilirsiniz.

    Bu fotoğrafları gördükten sonra aklıma ilk gelen lensin kendine ait farklı bir karakterinin olduğuydu. Şu an kullandığımız hemen hemen her türlü lensin kendine ait bir karakteri var ama mükemmelliyeti aradıklarından dolayı birbirlerinden ayırmak oldukça zor.

    Ancak rahatsız olduğum bir konuya da kenarından bahsetmeden geçemeyeceğim. Her ne kadar lensin bi karakteri var demiş olsak bile artık bu karakteristik sonuç tek tık ile her an çekebildiğimiz fotoğrafların hepsine uydurulabilir durumda. Kullandığımız yeni nesil cep telefon, tablet ve programların çoğunun üzerinde hazır gelen ayarlar ile bu elde edilmeye çalışılmakta ve bi nevi ayağa düşürülmekte. Belki de bu da başka bir yazı konusu. Herneyse

    Jason Bagnacki’nin yaptığı bu çalışmayı oldukça güzel bulsam da, Ebay’da  şu linke satmasına bir türlü anlam veremedim. Hatta biraz üzüldüm diyebilirim. Keşke böyle bir şeyi satma taraftarı olmasaydı.

    Uzunca bir kış dönemini geride bıraktık, işlerden ve hayat gailesinden uzun süre bloga el süremedim. Bu gün nedense iki satır da olsa yazmak geldi içimden, kısa yazılarda olduğu gibi fotoğrafların altına yazmak istedim düşüncelerimi. Lembeh mucizevi bir yer macro fotoğrafçılıktan hoşlananlar için. Zaten Endonezya dalış denilince akla ilk gelen yerlerden bir işte Lembeh de macro fotoğrafçılık ve Muck Diving yani siyah volkanik kum üzerinde gizli canlıları aramak anlamına gelen çamur dalışları için ideal bir mekan. Çamur dalışı denilince doğrudan çamura dalmıyoruz tabii ancak görüş genellikle kısıtlı.

    Lembeh Sulawesi adasının kuzeyinde küçük bir adacık, bu adacık ile daha büyük olan Sulawesi adası arasında kalan geçide de Lembeh Boğazı deniliyor, her zaman korunaklı ve her mevsim dalışa elverişli bir yer olan Lembeh, akıntıların taşıdığı besin maddeleri dolayısıyla çok çok zengin bir canlı çeşitliliğine sahip. Bu günkü yazının fotoğrafları da değişik boyutlarda 2 farklı yengeç türüne ait. Hazırsanız ilk konuğumuz:

    Xenia Swimming Crab - Caphyra sp.

    Xenia Yüzücü yengeci (Caphyra sp.) üzerinde bulunduğu yumuşak mercanın renkleriyle ve desenleriyle neredeyse aynı olduğundan ilk başta onu bulmanız çok zor. Ancak bu bölgedeki rehberlerin inanılmaz keskin gözleri ve canlı davranışları konusunda geniş bilgileri var. Elleriyle koymuş gibi buluyorlar. Bu fotoğrafta sağ tarafta kalan flaşı özellikle düşük güçte kullandım bu sayede hem güzel bir gölge ve karanlığa doğru vurgulanan dokuları göstermek istedim, kadrajı da mümkün mertebe aydınlık ve karanlık olarak eşit ve diagonal bölmeye çalıştım. Sonuçta çok sevdiğim bir fotoğraf çıktı ortaya.

    Diğer konuğumuz biraz daha kalıplı daha irice ama yine de 5cm den büyük değil.

    Decorator crab - Cycloceloma decorator

    Hem saklanabilmek hem de korunabilmek için kabuğunun üstünü zehirli anemonlar, tunikatlar ve mercanlarla kaplayan bir Dekoratör yengeci o. Ayaklarını toparlayıp duruduğu zaman bir taş parçası ya da bir anemondan farkı kalmıyor. Ne olduğunu anlamak için oldukça usta gözler gerek. Bu fotoğrafta sol flaş açısını kadrajın dışına doğru ayarlayarak ve sağ flaşı tam güçte kullanarak yengeci alttan ışıklandırmayı tercih ettim, diyaframın f32 ye kısılmış olması alan derinliğini istediğim seviyede tutmak içindi. Bu sayede hem anatomik yapısını hem kabuk detaylarını hem de bulunduğu yeri doğru ışıklandırdım sanıyorum.

    Dalış sezonu başlıyor, bu sene yapacağım dalışlar için şimdiden heyecanlanıyorum.

    Hayatınızdan, deniz, fotoğraf ve sevdikleriniz eksik olmasın.

    Namaste,

     

    Bir süre önce Niko Guido fotoğraf üzerine hazırladığı bir televizyon programı için benden 13 adet fotoğraf seçip yorumlamamı istedi. Fikir hoşuma gitti. Aklında tam olarak ne olduğunu keşfetmek için birkaç sordum, ama en nihayetinde aldığım yanıt yaklaşık olarak “içinden nasıl geliyorsa öyle” oldu, ben de kendi kriterlerime göre 13 fotoğraf seçip yorumlamaya karar verdim.

    Fotoğrafları belirledikten sonra, her hafta bir tanesi yayınlanacak olan bu fotoğraf ve yorumların hangi sıra ile izleyici karşısına çıkmasının uygun olacağına karar vermekte epey zorlandım. Dışarıdan bir gözün daha sağlıklı karar vereceğini düşünerek, hem sıralama, hem de editoryal rötuşlar için Koray Löker‘in kapısını çaldım. İlgisi ve yardımı için buradan teşekkür ederim.

    Niko’nun önerisi kendimi fotoğraflar üzerinden -en başta yine kendime- ifade etmem için iyi bir fırsat oldu. Ben bu yazıyı yazarken T.V. programı henüz yayına girmemişti, fakat Niko ile konuşup fotoğrafları ve yorumlarımı günlüğe koymaya karar verdim. Kendisine bu yazıya vesile olduğu için teşekkür borçluyum (bu arada Niko “dilersen seslendirip gönder, o hali ile yayınlayalım, istemezsen yazılı gönder, burada birisine okuturuz” demişti, karga gibi sesimle bir kez daha madara olmamak için yazılı gönderdim, siz de böyle kimsenin sesinden okuyup riske atmayın, güzel güzel içinizden okuyun bak).

    Peki. Yaz kızım. Bir. Andreas Gursky.

    ***


    © Andreas Gursky

    İzlediğiniz eser meşhur fotoğraf sanatçısı Andreas Gursky’ye ait. Gursky’nin bu fotoğrafı birkaç ay önce bir açık artırmada 4.3 milyon dolara satılarak dünyanın en pahalı fotoğrafı unvanını kazandı. Muhtemelen bir kısmınız “bu fotoğrafın nesi 4.3 milyon dolar” diye düşünüyor.

    Andreas Gursky geçtiğimiz yıllarda özellikle insanlığın endüstriyel bileşenlerinin şehir yaşantısında ortaya çıkardığı örüntüleri belgelediği çalışmaları ile gündeme gelmiş, eserlerinin içerdiği derin kültürel eleştiriler ile dünya mirasına büyük bir iz bırakacağı konusunda tartışılacak pek bir şey olmadığını herkese göstermişti.

    Fakat Gursky’nin saygın bir fotoğrafçı olmasıyla fotoğrafına ödenen miktar, ya da fotoğrafa ödenen miktar ile fotoğrafın gerçek değeri arasında manalı bir korelasyon aramak gereksiz. Bir fotoğrafın gerçek değerini fotoğrafçısı belirlemez. Neyin fotoğraflandığı da belirlemez. Fotoğrafın ‘banknot’ cinsinden değerini belirleyen alıcının reklamını yaptığı değerin de fotoğrafın gerçek değeri ile ilgisi yoktur. Bir fotoğrafın gerçek değerini yalnızca ‘izleyen’ belirleyebilir. İzleyicinin belirlediği değerin evrenselliği de yoktur; herkesin biçtiği değer havaya karışır gider. Hatta kendisini fotoğraf sanatçısı olarak niteleyip, insanların beğenisi için fotoğraf çeken kişiyi son derece ironik bir duruma düşüren de tam olarak budur.

    ***


    © Ansel Adams

    İzlediğiniz kare fotoğraf tarihinin en önemli isimlerinden Ansel Adams’a ait. Fotoğraftan önce Ansel Adams’ın fotoğraf tarihindeki önemine değinmek istiyorum.

    Adams, fotoğrafın sanat olarak kabul edilmesi için çabalayan erken dönem fotoğrafçılarının, çareyi resim gibi görünen fotoğraflar çekmekte bulmasına, ‘arı fotoğrafçılık akımı’ ile son veren kişilerden. O dönem arı fotoğrafçılık ile “fotoğraf dışındaki herhangi bir sanat dalından türemiş hiç bir tekniği, kompozisyonu ya da fikri sahiplenmeyen” fotoğrafçılığı kast ederlermiş. Adams ve saz arkadaşlarının geliştirdiği yeni bakış açısı, bir anlamda fotoğrafın kendi ayakları üzerinde durma mücadelesinin temellerini atmış.

    İzlediğiniz fotoğraf Adams’ın ölümünden yıllar sonra bulunan, daha önce yayımlanmamış 200 civarındaki fotoğrafından biri. Meğer 1941 yılında Amerikan içişleri bakanlığı Ansel Adams’ı ABD’nin çeşitli yerlerinin büyük format fotoğraflarını çekmesi için kiralamış. Japonlar Pearl Harbor’a saldırınca proje erken bitirilmiş. Adams’ın o zamana kadar çektiği fotoğraflar da, yıllar sonra fark edilene kadar bir rafta beklemiş.

    Ne güzel sürpriz.

    Fakat bu bir kenara, ABD İçişleri Bakanlığı’nın 70 yıl önceki tutumuna bakınca içimi adını koyamadığım bir kıskançlık kaplıyor.

    ***


    © Sebastião Salgado

    İzlediğiniz muazzam siyah beyaz fotoğraf Sebastião Salgado isimli fenomen fotoğrafçının giriştiği uzun soluklu fotoğraf projelerinden birin olan ve Salgado’nun 2004′ten bu yana üzerinde çalıştığı ‘Genesis’ten bir kare.

    Fotoğrafın çekildiği yer ABD’nin Alaska eyaletindeki bir ulusal park. Bu proje dahilinde, gezegenin henüz insan tarafından ele geçirilmemiş mirasını fotoğraflama amacı güden Salgado vahşi yaşam ve bitki örtüsüyle beraber kültürü, gelenekleri ve doğayla uyum içerisinde yaşamaya devam eden insan topluluklarını da fotoğraflıyor.

    Brezilya’da doğup ekonomi eğitimi aldıktan sonra 30 yaşında fotoğrafçı olmaya karar veren Salgado’nun ilk görüşte insanın aklında ebediyen yer etmesi kaçınılmaz olan onlarca fotoğrafı var.

    Salgado ismini araştırınca karşılaşacağınız, her birisi insanların dünyaya bakış açısını değiştirme gücüne sahip olan projeleri, etkileyiciliklerini elbette Salgado’nun vizyonundan ve amaçlarından alıyor. Salgado önce evinin önündeki pisliği temizleyerek çıkmış yola: 90’lı yıllarda Brezilya’da verdiği mücadeleyle insanlar tarafından tahrip edilmiş bir yağmur ormanı bölgesinin restore edilip ulusal park haline getirilmesine ön ayak olmuş misal.

    Fotoğrafçının sosyal sorumluluk sahibi olanı, şüphesiz bir başka oluyor.

    ***


    © Chris Jordan

    İzlediğiniz fotoğraf Chris Jordan’ın Pasifik Okyanusu’nun tam ortasında, en yakın kıtaya uzaklığı 3,200 kilometre olan Midway Adası’nda yürüttüğü bir belgesel projesinden.

    Yerde yatan Albatros yavrusunun katili okyanus yüzeyinde dolaşan atıklar. Bu yavru, ebeveynlerinin yiyecek sanarak denizden topladığı plastik kapaklar ile besledikleri ve açlıktan ölen binlerce albatros yavrusundan sadece birisi.

    Chris Jordan bu kuşlara baktığında, bir trans halinde içinde yer aldığımız endüstriyel gelişime bağlı olarak değişen tüketim alışkanlıklarımızın korkunç bir yansımasını gördüğünü dile getiriyor. Jordan’a göre bizler, yani birinci dünyanın insanları da aynen bu albatros yavrusu gibi bedenimiz ve ruhumuzu neyin beslerken neyin zehirlediğini ayırt etme yeteneğini yitirmiş bir vaziyette yaşıyoruz.

    Çöplerimiz ile yere serdiğimiz bu Albatros yavrusunu doğanın bize oyalandığımız muhayyel rutinleri hatırlatmak için kullandığı alçakgönüllü bir neferi olarak görmek de mümkün belki.

    Ansel Adams “fotoğraf ifadenin ve iletişimin güçlü bir ortamı olarak sonsuz çeşitlilikte algı, yorum ve uygulama şekli sunar” diyor. Şüphesiz bu fotoğrafa sığdırılabilecek sitemlerin de neredeyse bir sonu yok.

    ***


    © Philippe Halsman

    İzlediğiniz fotoğraf Philippe Halsman’ın meşhur Dali Atomicus eseri. Fotoğrafta yer alan kişi de sürrealist ressam Salvador Dali’den başkası değil. Bu fotoğrafa dair birkaç şey söylemeden evvel, mühendislik eğitimi almış Halsman’ın yaşamından bir kesit aktarayım.

    Yahudi bir aileden gelen Halsman’ın gençliği biraz ‘çalkantılı’ geçmiş. Örneğin, 22 yaşına girdiği 1928 yılında Avusturya Alp’lerinde çıktıkları bir yürüyüşte babası beyin travması geçirerek hayata gözlerini yumunca, Halsman Avusturya’da ‘cinayetten’ hüküm giymiş. Avrupa’da o yıllarda tırmanmakta olan Yahudi karşıtlığının sonuçlarından birisi olan bu olay, babasını kaybetmenin üzüntüsünü yaşayan Halsman’ın 4 yılını hapishanede geçirmesiyle sonuçlanmış. O zamanlar genç bir bilim insanı olan Albert Einstein’ın yazdığı destek mektubunun Halsman’ın hapishaneden çıkışında önemli rol oynadığı düşünülüyor.

    Halsman’ın bu fotoğraftan daha meşhur olan Einstein portresi yerine bu fotoğrafına yer vermemin iki nedeni var. İlki “fotoğrafta sürrealizmin dijital tekniklerle birlikte hayat bulmadığını” hatırlamak. İkinci neden de Halsman’ın insanları zıplarken fotoğraflamakla ilgili sözlerine değinebilmek: “Birisinden zıplamasını istediğinizde, tüm ilgisi zıplama eyleminin kendisine yoğunlaştığı için düşen maskelerin ardından gerçek kendisi ortaya çıkıyor”.

    Salvador Dali’nin fotoğrafa yansıyan çocuksu ifadesi de, Halsman’ın hipotezini doğrular nitelikte.

    ***


    © Anonim

    İzlediğiniz fotoğraf 1900′lü yılların başında, Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika’daki sömürgelerinden biri olan Kongo’da, bir din adamı tarafından gizlice çekilmiş.

    Fotoğraftaki adam, kendisi gibi köle olan ve yeterince kauçuk toplayamadığı için cezalandırılan 5 yaşındaki kızının kesilen sol eli ve sağ ayağına bakıyor. Bu korkunç fotoğraf 1885 ve 1908 yılları arasında Kral Leopold’un Afrika’daki hakimiyeti süresince işlenen 5 milyon cinayet ve sayısız işkenceden sadece birisinin tanığı ve Kral Leopold’un, Afrika’da sahip olduğu topraklardan elini çekmesi ile sonuçlanan medya tepkisini başlatan belgelerden birisi.

    İnternet’te bu fotoğrafın altındaki tartışmalardan birisinde Belçikalı olduğunu söyleyen biri şu yorumu yazmıştı: “Belçikalıyım, dahası bir tarihçiyim. Belçika’nın geçmişindeki bu utancın 4 yıl boyunca aldığım dersler içinde bir kez olsun tartışılmamış olmasını son derece dehşet verici buluyorum”.

    Dünya üzerinde benzer haksızlıkların hiç yaşanmamış olduğu bir karış toprak dahi yok. Bu zehrin yegane antikoruysa insanın çirkinliğe yatkın doğasını kabullenip uğursuz tarihini öğrenmesi. Nitekim ‘öğrenmek’, vakti geldiğinde benzeri haksızlıkları tanıyıp dur diyebilmenin biricik yolu.

    İronik olansa, bu iş için en uygun yer olması gereken eğitim sisteminin, otoritenin nezaretinde beklenenin neredeyse tam tersi bir işlev üstlenmiş olduğu gerçeği.

    ***


    © Elliott Erwitt

    Elliott Erwitt izlediğiniz fotoğrafı 1950 yılında Kuzey Karolayna’da çekmiş. Soldaki çeşmenin üzerinde “Beyaz”, sağdakinin üzerinde ise “Renkli” yazıyor. Beyazlara mahsus olan çeşmenin sağdakinden farkını gözden kaçırmak imkansız.

    Adını fotoğraf tarihine çektiği ironik ve absürd fotoğraflarla yazdırmış olan Elliott Erwitt’in bu fotoğrafı, ABD’deki ırkçılığı en çarpıcı şekilde ifade eden, en kalp kırıcı eserlerinden biri.

    Fotoğrafın çekildiği tarihten bu yana sadece 70 yıl geçtiğini hatırlatmak istiyorum. Bugün bilim ve teknolojinin merkezlerinden biri olan ABD’de sadece bir ortalama insan ömrü evvel bu utanç verici tablonun yaşanabildiğini görmek, insanlığın kendi kendisini keşfetme konusunda ne kadar toy olduğuna dair bir işaret olmalı.

    Irkçı duyguların insan evriminin tatsız bir sürprizi olduğunu düşünüyorum. Dilerim birkaç bin yıl sonranın insanları bu duygulara öyle yabancı olsun ki, Elliott Erwitt gibi isimlerin geride bıraktığı eserlerle ölümsüzleşen, ve bugün de farklı şekillerde sürdüğüne şahit olduğumuz ayrımcılık ruhuna bakıp şaşırsınlar; insanın bilişsel evriminin bu karanlık günlerinde dünyaya gelmedikleri için kendilerini şanslı hissetsinler. Çünkü bu da bir ihtimal.

    ***


    © Andrea Bruce

    Bu fotoğraf Washington Post muhabiri Andrea Bruce’un Türkiye’de yaptığı bir foto-röportajdan. Aktörler İran’dan Türkiye’ye sığınmış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından sığınmacı olarak kabul edilerek Isparta’ya yerleştirilmiş olan eşcinseller ve muhalif aktivistler.

    Fotoğrafta görmezden gelmenin imkansız olduğu sahne, Ispartalı ailenin eşcinsellere yönelik, dostça olduğu iddia edilemeyecek nitelikteki ilgisi.

    Bir azınlık ne kadar küçük ise insan hakları ihlallerinden ve ötekileştirmeden o kadar çok etkileniyor. Bir azınlık ne kadar küçük ise, çoğunluk olmaya alıştırılmış halkın empatisi ve anlayışından o kadar mahrum kalıyor. Açıkçası, bir ülkenin sınırları içerisindeki en küçük azınlığa karşı hem devlet politikası hem de sosyal eğilim bağlamında takınılan tutum ile, o ülkenin ‘aydınlığı’ arasında bir doğru orantı olduğunu iddia etmekte sakınca görmüyorum.

    Şüphesiz bu istikamette yürüyecek çok yolumuz var.

    İran’dan Türkiye’ye sığınan ve Isparta’ya yerleştirilen mültecilerin yaşam hikayelerini öğrenmek herkese bir şeyler kazandırabilir. Fakat bu sosyal trajediyi bulup anlatmanın bir Washington Post muhabirine kalmış olması, Türkiye’de fotojurnalizmin vazifesini sorgulaması için iyi bir fırsat olmalı.

    ***


    © James Nachtwey

    İzlediğiniz fotoğraf son yılların en önemli fotojurnalistlerinden biri olarak kabul edilen James Nachtwey’den. Nachtwey’in fotoğrafladığı kişi, 1994 yılında Ruanda’da gerçekleşen ve sadece bir ay içerisinde Hutu’ların 1 milyondan fazla Tutsi’yi öldürüldükleri soykırımdan sağ kalan bir Tutsi.

    Yüzyıllar boyunca aynı topraklarda yaşamış iki topluluk olan Hutu ve Tutsi’lerin birisinin katil, diğerinin ise maktul olduğu Ruanda soykırımı sanki insanlığın öğrenmemek için büyük çaba sarf ettiği bir olay. Zira insan denen canlının, yıllardır aynı mahallede birlikte yaşadığı kişileri bir gün pala ve bıçaklarla parça parça edebileceğini kabullenmek kimsenin işine gelmiyor. Halbuki Ruanda soykırımı, temelinde şovenist söylemler yatan propaganda karşısında insanın zaafiyetini ortaya koyan, unutulmaması gereken bir hadise.

    Fotoğrafa bakarken kendinize sorun; fotoğraftaki adamın kafasına pala ile vuran komşusu, propagandanın onu böylesi bir nefret ile doldurmasına nasıl göz yumdu? İnsanlığın kanlı tarihinin çeşitli örnekleriyle dolu olmasına rağmen, katliamların dünya coğrafyasında bugün dahi serbestçe dolaşabiliyor olmasının nedeni ne olabilir?

    Ya siz?

    Günün birinde bir Hutu olmamak için ne yapıyorsunuz?

    ***


    © Randy Rasmussen

    Randy Rasmussen’in yerel bir gazete için Ekim 2011’de Oregon’da çektiği bu fotoğraf, “Wall Street İşgali” eylemi ile başlayan, ABD’de gelir adaletsizliği başta olmak üzere işsizlik, siyasi çürüme gibi sıkıntılara odaklanan halk tepkisini dile getiren hareketinin Portland ayağından.

    Benim için fotoğraftaki kadının yüzüne sıkılan biber gazı, yıllardır ifade özgürlüğünün beşiğinde yaşadığına inanmış ABD halkının, ağzını ilk açtığında maruz kaldığı şiddetin sembolü. Bu fotoğraftaki hikaye, ABD halkının uzun zamandan beri ilk kez deneyimlediği bir hayal kırıklığı olarak epey ‘yeni’ olsa da, otoritenin kişilikten ve renkten yoksun üniformalarla vücut bulmuş polislerinin, tek silahı ‘düşünceleri’ olan topluluğa kıyasla her tür şiddetten korunacak şekilde giyinmiş olması, buna rağmen şiddetin tek kaynağı olması, artık kanıksadığımız bir zıtlık.

    Bu fotoğrafa bakarken, ABD’de gelir adaletsizliğini eleştirdiği için ağzına biber gazı sıkılan, Mısır’ın Tahrir Meydanı’nda yaka paça yerlerde sürüklenerek dövülen, İstanbul’da vücuduna aldığı darbelerle bebeğini düşürenin kadının hep aynı kadın olduğunu, halkın kendi menfaatleri için her mücadelesinde karşısında bulduğu otoritenin de hep aynı otorite olduğunu hatırlamak gerekli.

    ***


    © Sezay Özbal

    1991 Körfez Savaşı’nın ardından Kuzey Irak’taki Kürt’lerin büyük bir kısmı Saddam’ın zulmünden kaçmak üzere göç yollarına düştü. Bu fotoğraf, Kürt Göçü’nü fotoğraflamak için bölgede gazetecilik yapan Sezay Özbal’a ait.

    Daha genç yaşlarımda -şu an utandığım bir konformizm ile- zor yaşam koşulları içerisindeki insanların neden çok çocuk sahibi olduğunu sorgulardım. Zaman içerisinde görüşlerim değişti.

    Misal, bu insanlar zorunlu göçlerinden önce de huzur içerisinde yaşamıyorlardı. Diktatörlükle yönetilen bir ülkede, yatırım yapılmayan bir yörenin, iş ve eğitim olanaklarından uzak hayatlar süren insanlarıydı her biri. Hasbelkader dünyanın savaş ve açlığın kol gezmediği bir köşesinde, temel yaşam özgürlükleri elinden alınmış bir azınlık yerine statükonun sırtını yasladığı bir çoğunluğun parçası olarak dünyaya gelmiş talihli bireyler için “yaşıyor olma deneyiminin” mükafatı, birçok kaynaktan temin edilebilen, neredeyse rutin bir keyif. Fakat bu fotoğrafta izlediğiniz insanların yaşamlarına anlam katmak için yapabildikleri tek şeyi yapıyor olmalarına burun kıvırmak, şüphesiz son derece haksız bir tavır.

    Sezay Özbal’ın fotoğrafı benim için fakirliğin ve çaresizliğin hakim olduğu coğrafyalarda nüfus artışının daha hızlı olmasının nedenlerine dair önemli ipuçları barındırıyor.

    ***


    © Bob Strong

    Bob Strong’un 2010 yılında Afganistan’da çektiği fotoğraf, insan olma deneyimini katlanılmaz hale getiren bir olayı resmediyor.

    Birden bire doğrulup güneşte yanmış yüzüne kıyasla bembeyaz kalmış bedenini apar topar örtecek gibi görünen kişi, hayata gözlerini yalnızca dakikalar önce yummuş, kendi halinde bir Afgan köylüsü.

    Amerikan askerleri olayla ilgili “üç kişi bu taraftan kalaşnikoflarla ateş açtı, biz de karşılık verdik” diyorlar. Doğrudur; savaş zor.

    Fakat yerde boylu boyunca yatan Afgan köylüsünün ölüyor olduğundan emin olduğu anda hissettiği hayal kırıklığı ve isyanı hayal etmeye kimin yüreği var? Birisi belki yalnızca saniyeler sürmüş o hayal kırıklığının kitabını kaleme alsa, bu köylüyü vuran askerin saçları o kitabın daha ön sözünü okurken beyazlar.

    Bununla beraber onu vuran askere lanet edip geçmek, ismi dahi anılmayan bu Afgan köylüsünün ölümünün ardındaki daha büyük bir gerçeği görmezden gelmek demek: o silahın tetiğinde, bıkmadan ve usanmadan, silahların kayıtsız şartsız ve her yerde susmasını istemeyen herkesin parmağı var. Hatta en çok da, payı olmadığını düşünenlerin payı var.

    ***


    © Yevgeny Khaldei

    İzlediğiniz fotoğraf 2 Mayıs 1945′te Rus fotojurnalist Yevgeny Khaldei tarafından çekilmiş. İki Rus askerini Nazi parlamento binasının tepesine bayraklarını dikerken izlediğimiz bu fotoğraf, İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı kazanılan zaferin sembolü haline gelmiş fotoğraflardan birisi.

    73 milyon insanın yaşamını yitirdiği bu büyük savaşın bitişi ile başlayan Soğuk Savaş dönemini, dünyanın çeşitli yerlerinde gerçekleşen ve hala devam etmekte olan irili ufaklı savaş ve katliamları düşününce, bu fotoğrafta sembolü olduğu iddia edilen zaferi görmekte epey zorlanıyorum.

    Savaş sonrası bir harabeden farksız olan Berlin fotoğrafta dalgalanan bayrağın altında siyah beyaz bir karamsarlığa gömülmüş, sessiz sedasız tütüyor. İçlerinde ikamet eden insanların, üzerlerinde dalgalanan bayraklar uğruna kalkıştıkları işler üzerinde hiçbir hükmü olmayan şehirlerin savaşlar esnasında yakılıp yıkılması savaşa dair ironik detaylardan bir diğeri.

    Bu arada Berlin’in altında tüttüğü bayrak da yok artık. Önemli bir hatırlatma bu; çünkü hiçbiri 10.000 yıl önce olmayan, muhtemelen herhangi biri 10.000 yıl sonraya kalmayacak olan, bugün ise hakimiyetine tamamen raslantı eseri doğulan bayraklar uğruna hareket ederken dikkatli olmalı insan.

     

    Sanırım uzun gezilerdense, kısa ama insan hayatındaki değişik durumları paylaşmak daha cazip geliyor bana, şu günlükte.Sizi neyin beklediği bir muamma, günün içinden ve buraya yazılmaya değer bir deneyim.Bu yüzden Mısır yazısını hala tamamlamış değilim.Bugünse buraya yazılmaya değer bulduğum olay, bir düğün."Şener düğün fotoğrafçısı olmuş, koş hanım!" diyenler acele etmesin, çünkü sadece düğün şoförü oldum.Bir akrabamızın düğününde şoförlük yapma görevi her nasıl bendenize düşmüşse, bu görevden zevk alınacak bir yan bulmak da yine şahsıma ve bizzat kendime düşmüştü ki, o gün asansörden inmeden çektiğim şu fotoğraf, aynı zamanda düğün davetlisi olan bir şoförün güne nasıl başladığının fotoğrafi belgesidir.
    İlk iş olarak önceden yıkanan arabanın süslenmesi görevi için çiçekçiye gittim.Çiçekçi, gelin ve gelinin babası arasında kurduğum üçgen bağlantının sonunda çiçekçinin, "abi araba çok güzel oldu, bi de önünde çeksene beni" isteğinin sonucunu, aşağıda gözlemlemektesiniz.
    Daha sonra gelini kuaförden alma görevi vardı ki, Bursa'nın göbeğine bir düğün arabasıyla girmek stresini yüce Rabbim hiç bir kuluna nasip etmesin, amin.Kuaförün tarif ettiği şekli ile salonu bulmaya çalışırken terlemedim desem yalanın kuyruk bağlanmışı olur.Bursalı evli bir erkeğe, "Kağan Güzellik Merkezi" de mesela, bilmemesinin imkanı yoktur. Nalbantoğlu de, Bursaspor Otoparkı de.Bunların birini dese zaten bulacağım da, yok şuradan gir, sağa dön, sola dön..."Abi zarf, zarf" diye peşimde koşan çocuklarla birlikte Heykel'in altını üstüne getirdim vesselam.Bir ara durup, "zarf yok, fotoğraf çeksem olur mu?" dediğim çocuğun şaşkın hali:
    Ardından gelin ve damadı bulmanın haklı gururu ve havanın güzel olması sebebi ile, fotoğraf çekiminin yapılacağı Botanik Park'a doğru hareket ettik, nihayet.Vardığımızda ise iki fotoğrafçıdan biri gelmişti.Diğerini beklemeden çekime geçecektik, ama önce arabadan çıkardığı reflektörü "yardım eder misin?" diyerek bana uzattı.Boynumdaki fotoğraf makinesini gördükten sonra biraz daha rahatlayan 1. fotoğrafçı ile aramız, gayet iyiyken, 2. fotoğrafçı geldikten sonra, çok bozuldu.Öyle böyle değil.Bi kıskançlıklar, önüme geçmeler falan.Size noluyo, oğlan bizim kız bizim diyerek çekmeye devam ettim.Reflektörü tuttururken iyiydi...

    Şaka bir yana bugüne kadar çektiğim fotoğraflarda yetersiz ışık sebebiyle düşük enstantane değerlerinden ötürü yaşadığım titremeleri, bu reflektör sayesinde hiç yaşamadım ve gayet tatmin edici fotoğraflar çektiğimi düşünüyorum.
    Bu fotoğrafı çeken fotoğrafçı muhtemelen, gelinin parmağındaki yüzükten başlayan bir netlikle, damada doğru giden netsizlikte bir fotoğraf çekti.Bense durduğum noktadan bu kadrajı tercih ettim.Reflektörü geline doğru tuttuğum için nasıl net ve keskin olduğuna bakın.
    Her gün düğün fotoğrafı çektirmeyen gelin ve damadın, acemiliklerini üzerlerinden atmaları uzun sürmedi ve gayet eğlenceli dakikalar yaşandı.Bir de şu 2. fotoğrafçı olmayaydı diye düşünmeden edemiyorum.İşte aşağıda Cevat Kelle misali donanımlı yerde yatan 2. fotoğrafçı.Önünde duran da gelinin en yakın arkadaşı Tuba.Bir dolgu flaşıyla o da görünür hale gelebilirmiş ama burada önemli olan 2. fotoğrafçıyı yerle bir etmek.
    Bir düğün hakkında her zaman şunu savunmuşumdur; davetliler düğüne gelini ve gelinliği görmeye gelirler.Damat arabası değil, gelin arabasıdır.Fotoğraf çekiminde en çok zaman geline ayrılır, gelin başrol, damat figürandır.Ve işte centilmen Cüneyt, Nilay'ın oturacağı yeri hazırlıyor.
    Duygusal anlar...Sadece duvağı ve içini konu alan bir kadraj da tercih edilebilirdi.
    "Hep gelini çekiyosunuz, ben küstüm" diyen Cüneyt...
    Çekilmekten sıkılan Nilay'ın, "biraz da ben çekeyim" fotoğrafı...
    "Biraz da ben çekeyim Nilay" diyen Cüneyt'in fotoğrafı...
    "Konu net olsaymış iyiymiş" diyen Şener'in fotoğrafı...

    Daha sonra gelini anne evine bırakıp, damadın evinden davulcu ve klarnetçi ikilisini almak üzere yola koyulduk."Abi sen bize yolda da çalarsın" diyerek, klarnetçiyi gelin arabasının arka koltuğuna kıvrak bir hamleyle katıp, gelin almaya doğru yola devam ettik.Bu kısımdan bir fotoğraf olmaması tamamen benim hatam, ama güzel bir deneyimdi.
    Ara not: Paspasın üzerindeki su birikintisinin sebebini az önce çözdüm.
    Kız evine geldiğimizde gelinin beklediği odada şu fotoğrafı çekebilmek, her ne kadar gelinin akrabası olsam da, garip bir deneyim.Burası, bir adetin yerine getirilmeden önceki gizli mabedi gibi...Erkek tarafından kimse giremez, kapıya mesafeli durur.Kapıda kız tarafından eş, dost, akraba bekler.Damat kimi zaman eve bile giremez.Dışarıda heyecanlı bir bekleyiş varken, içeride, az sonra yaşanacak ayrılığın hüzünlü bir duruşu vardır, yüzlere yansımayan.(Gizemli arkadaş Tuba, burada da net çıkmamış.)
    Her şey bitip, gelin nihayet arabaya bindiğinde, herkesin içinde tarif edilmesi güç bir his vardır.Ailenizden ayrılırken, düğünün sıkıntılı bir aşaması daha geçmiş gibi hissetmeniz sizi rahatlatır.Başka bir ailenin sorumluluğunun omuzlarınıza binmesi hissi, sıkıntılarınıza bir başkasını ekler ve bu karmaşalar içinde sizi rahatlatacak olan, az sonra gözünüzden dökülecek olan gözyaşları olacaktır.Kimseye belli etmediğinizi sandığınızda, aslında arabadaki herkesin ağladığını ve herkesin belli etmemek için camdan dışarıya doğru döndüğünü fark ettiğiniz andır.Bu durumda eğer gelin sizseniz, herkes sizi teselli etmeye çalışacak ve kısa bir süre sonra, "amaan! aç bi oynak şarkı da neşemizi bulalım şoför(bu hikayede ben oluyorum)" diyen damada, gülen mağrur gözlerle bakarak gözyaşlarınızı sileceksiniz.(Evet annem, dejavu bu oluyor.)
    (O sırada, şoför aynadan damadı keserken, bir yandan da koltuğun yanında usulca yatan, üzerinde "acı var mı?" yazan  oduna uzanmaktadır ;) )


    Mutlu olun, Nilay ve Cüneyt





    Sokak fotoğraflarına devam.  

    Gene Zagrep'den... 

    Kızın kıyafeti ve duruşu o kadar hoşuma gitti ki, gözümün önüne 60'lı 70'li yıllarda çekilmiş fotoğraflar geldi ve ben de bu filtreyi uygulamak istedim. Biraz nostaljik bir hava verdi bence, sizce ?


    Bu arada kendi websitemi de güncellemiş bulunuyorum. Benim içime sindi açıkcası. 

    Bu linkten bakabilirsiniz, sitede sosyal medya paylaşma araçlarından tutun, her galeri veya fotoğrafa yorum yapabilme özelliklerine kadar ve fotoğrafların exif bilgilerini görüntüleyebilme opsiyonu gibi özellikler var. 

    Her türlü yorumunuzu, eleştirinizi beklerim efendim :))



    Silversands Beach Club
    Evet yalan değil, kendimce bunu yaptım :)

    Ayıptır söylemesi geçtiğimiz haftasonu, yani buraya göre olan haftasonunda, bir plaja gittim. Aslında burada ilk defa bir plaja gitmiyorum, daha önce de bir kere gitmiştim. Buradaki plajlar, yani benim gittiklerim özel klüpler şeklinde faaliyet gösteriyorlar ve kaldığınız otelden bu plajlara gitmek için bilet alıp gidiyorsunuz. Ve şaşıracaksınız belki ama bu plajların içine girdiğinizde hepimizin alışık olduğu bir ortamdasınız, yani kadın erkek ayrımı yok, kadınlar abaya'larını giymek zorunda değiller. Yani Çeşme veya Bodrum'da gördüğünüz plajlardan tek farkı alkol olmaması.
    Sheraton Beach Club
    Neyse ilk gittiğim plaj gerçek anlamı ile bir plaj değildi. Daha ziyade kayaların üzerine tahttadan bir set yapmışlar, üzerine de kumu atıp plamiyeleri dikmişler ve güneşlenmek için  yerler yapmışlar. Denize kum gibi bir yerden girebiliyorsunuz ama buranın genişliği sadece 5 metre falan. Onun yerine ucuna kadar yürüyüp oradan denize atladığınızda daha rahat yüzebiliyorsunuz. Ama gene de güzel ve derli toplu bir yer. Cidde'nin içinde (gerçi biraz dışında, araba ile yarım saat sürüyor gitmek) alıştığımız bir ortamda denize girmek gerçekten paha biçilmez bir şans :)

    Silversands Beach Club
    İlk gittiğim yer her ne kadar gayet güzel olsa da tam anlamı ile bir plaj olmaması sebebi ile bu sefer farklı bir plaja gitmeye karar verdim. Fotoğraflardan da görebileceğiniz üzere tam anlamıyla bir plaj ve gerçekten çok güzeldi. Plamiye ağaçları altında güneşlenmek, kumlara basarak denize girmek ve muhteşem bir denizi seyretmeyi özlemişim gerçekten de. Bir de çok rüzgarlı bir gündü ve dolayısıyla güneş çok da bunaltmıyordu. 

    Ama benim asıl bahsetmek istediğim bu değil.

    İlk gittiğim plajda, yani Sheraton Beach Club'da,  en uçtan denize atladıktan sonra 1-2 metre yüzünce direk mercan resiflerinin üzerinde yüzmeye başlıyorsunuz. Ben de bunu görünce hemen şnorkel ve palet kiraladım. Size o mercan resiflerinde gördüğüm güzellikleri anlatamam. Tek kelime ile harikaydı. Neredeyse Discovery Channel veya National Geographic'teki belgesellerde gördüğümüz balıkları ve su altı florasını görmüştüm.

    Tabii İstanbul'a dönünce ben bunu nasıl fotoğraflarım diye düşünmeye başladım. Açıkcası benim kullandığım SLR için bir tane sualtında kullanmak için bir housing var ama biraz pahalı. Amerika'daki fiyatı bile 1900 dolar seviyesinde :)

    E scuba diving bilmeyen biri olarak sadece şnorkel için bu kadar para harcanmayacağına göre ben de bir tane poıint&shoot bir sualtı kamerası aldım. Canon Powershot D10. Hem şansıma Vatan Bilgisayar'daki bir kampanyadan çok iyi bir fiyata aldım hem de 10 metreye kadar su geçirmiyor. 

    Sheraton Beach Club
    Mercan Resifleri
    Neyse uzun lafın kısası bu hafta gideceğim yerde gene mercan resifleri üzerinde şnorkel yapmak ve fotoğraf çekmek için sabırsızlanıyordum tahmin edebileceğiniz üzere!

    Ama sonuç bir hüsran oldu tam anlamıyla. Çünkü bu gittiğim yeni plaj, Silversands Beach, çok güzel olmasına rağmen, en yakın mercan resifleri 200-250 metre kadar açıktaydı. Tamam çok uzak değil, gayet rahat yüzülebilir ama oraya gidene kadar geçmek zorunda olduğum yerler vızır vızır jet-ski kaynıyordu! Üstüne üstlük burada şnorkel ve palet de kiralanmıyor!

    Dolayısıyla ben de bu jet-ski'leri kullananlara güvenemediğim için tırstım açıkcası ve resiflere kadar yüzmedim. Allahtan bir büfe gibi bir yer vardı ve o o büfede çalışan birisinin şnorkelini kiralamayı becermiştim. O nedenle, plaj civarındaki kayalık yerlere gdip şnorkelle suyun altını seyrettim ve bu arada da yeni kameramı deneme şansını buldum. Aşağıdaki fotoğraflar bu gezimden.

    Silversands - kum taban nedeniyle gröüş mesafesi az
    Aslına bakarsanız bu plajın sualtı bile çok zengindi. Ama kesinlikle Sheraton Beach Club'daki mercan resifleri ile karşılaştırılamaz, sizi temin ederim ki o mercan resiflerinde gördüklerim bu fotoğraftakilerin en az 10 katı daha güzel.

    Bir de burasının şöyle bir dezavantajı var, suyun dibi kum. Dolayısıyla her dalgada kumlar havalandığı için su mercan resiflerindeki gibi berrak değil. Bunun üstüne o dalgalarda sabit durup fotoğraf çekmek de kolay değilmiş, onu da anladım :) Tüm bunlara ek olarak benim makinam da profesyonel bir makina olmadığı için ve ben de ilk defa suyun altında fotoğraf çekmeye çalıştığım için fotoğraflar çok iyi değil. Bu gördüğünüz fotoğrafların hemen hepsinde ufak da olsa Photoshop'da yapılan ışık, kontrast ve renk düzeltmeleri var.

    Yine de ilk deneme ve zorlu şartlar altında (dalgalar, berrak olmayan su, düşük ışık koşulları gibi) çekim yapmış olmama rağmen genel olarak fotoğraflardan ve sualtı kameramdan memnun kaldım diyebilirim. (unutmayın ben ne dalgıcım ne de sualtı fotoğrafı çekmeyi biliyoru - dolayısıyla beklentilerim buna göre haliyle)

    Makinada hem sualtı çekim modu var hem de çeşitli ayarları sizin yapabileceğiniz P modu var. Şunu anladım ki, normal SLR'da yapmaya alışık olduğunuz şeyleri P modu ile bu point & shoot makinada yapmaya kalkınca sonuçlar rezalet oluyormuş :) ISO performansı çok kötü bir kere. Çoğu nispeten güzel fotoğrafım makinanın sualtı modu ile çekildi zaten. Haa bir de benden bir tavsiye, benimki gibi bir kompak bir sualtı kameranız varsa, kesinlikle flaşını sualtında kullanmayın, sonuç tam anlamıyla rezalet oluyor. 

    Bu arada fotoğraflardaki balık türlerini ben tanımıyorum, hangisi ne balığı hangisi tehlikeli hangisi değil bilmiyorum. Bir iki defa mor denizanası ile karşılaşınca ne yapacağımı bilemedim mesela. Veya bazı balıklar sizi görünce saklandıkları delikten çıkıp direk size dik dik bakmaya başlıyorlar. Hele bir tanesi ki aşağıda bir fotoğrafı var, sanki "hey dostum sıkıyorsa gel çıkışta halledelim bu işi" der gibi bakıyordu resmen :))

    Neyse gene çenem düştü, bakalım Kızıldeniz su altı fotoğraflarını beğenecek misiniz ? Bir sonraki denemem ilk gittiğim plajda ve mercan resiflerinin üzerinde olacak. Ama önümüzdeki haftasonu İstanbul'dayım ve ancak bir sonraki hafta gidebileceğim.






    Hey dostum derdin ne senin ha ?








    .

    st. petersburg yazısını yazarken bahsetmiştim size bu yolculuğun bende farklı bir önemi var diye. bunu söylememin sebebi yaşadıklarımdan çok tanıştığım insanlarla alakalı. modern insanın seyyah ruhu dediği ve aslında her insanda var olan lakin; ortaya çıkartmakta biraz güçlük çekilen duygu, tek başına seyahat etme fikrinin bir dışavurumudur aslında. yani siz sırt çantanızı kapıp gittiğiniz her yol, bir bakıma sizi siz yapan hammaddeniz olmaya başlar. o eksik olduğunda "yaşamak" denen ve gittikçe zor olmaya başlayan şeye -artık her neyse işte- olan inancınız yok olmaya başlar. dedim ya aslında her insan taşır bunu içinde. sadece ortaya çıkarmakta güçlük çeker. insanoğlunun nefsinde vardır yeni yerler görme, keşfetme isteği. tıpkı daha önceden hiç yemediği bir yemeği tatmak istemesi gibi. kimi zaman bu yemek çok lezzetli gelir, kimiz zaman iğrenç bir tat bırakır damakta. yolculukta böyle bir şey işte. ya sürekli yemek istersiniz bu yemeği ya da bir daha ağzınıza sürmezsiniz. ben sürekli o yemeği yiyenlerdenim işte..

    durum böyle olunca yeni yerler görme, keşfetme isteği diğer bütün duygulardan ağır basmaya başlıyor. nasıl oluyor diye sormayın. defalarca anlatmaya çalıştımsa da başaramadım. en iyisi sende yap, güzel oluyor..

    burada bir parantez açmak lazım. (bu deyimi de hep kullanmak istemişimdir) "yeni yerler görme isteği"  çatısı altına ben bir sürü şey sığdırıyorum. yani yeni ülkeler, yeni şehirler görmek değil sadece. yeni ve farklı insanlar, hiç tatmadığım yemekler, hayatta yapmam dediğim saçmalıklar, bu da içilir mi dediğim her neyse işte. bu yazıda aslında bunun için yazıldı. ben yolcuyum diyen her insanın (kemal gibi, bekran gibi, güney gibi, güneş gibi..) yer yolculuğunda yaşadığı en küçük anısına ithafen belki de..
    şu giriş kısmını da bi' kere kısa tutsam kafamı kescem! (yazar burada kendi derdine yanıyor..)



    efendim sizi venezuelalı gary ve kanadalı jeffrey ile tanıştırayım. kendileri st.petersburg seyahatim sırasında kaldığım hosteldeki oda arkadaşlarım. birisi (ki bu gary oluyor) hayatını dünyayı dolaşıp video çekmeye adamış delinin teki (nasıl olsa türkçe bilmiyo ya salla dur arkasından)  jeffrey ise aynı dertten muzdarip (dünyayı dolaşmak oluyor bu dert) kendini fotoğraf çekmeye adamış ve geçimini bununla sağlayan akıllı uslu bir aile çocuğu. ciddiyim! gary kadar çılgın değil. özellikle sordum, bekarmış :) (neden bunu söylediğimi anlatıcam birazdan) bu yukarıdaki fotoğraf daha odaya ilk girdiğim anda çekilmiş bir anın, sonradan tekrar canlandırılmış hali. sırtımda çantam odaya girdiğimde baktım ikisi hararetli bir tartışmanın içinde. ben odaya girince makinemin çantasını görüp direkt başladılar fotoğraflarımı çekmeye. meğersem amaçları lenslerinin keskinliği hakkında girdikleri iddiaymış. çantaları bırakıp direk aldım makineyi elime. işte o zaman başladı gary ve jeffry ile muhabbetimiz. nikon'un canon'u döveceğini anlatınca da tırsıp kaçtılar zaten..


    efendim gary denen bu adam tamı tamına 39 yaşında. inanması belki güç ama gerçekten öyle. hatta inanmayıp pasaportuna bile baktım. ben hayatımda yaşını bu kadar göstermeyen biri daha görmedim. yani kim der ki bu adamın 39 yaşında olduğunu. biri çıkıp dese ki; bu adam şu yaşta. inanırsam namerdim. tamam ben de yaşımı gösteren bir adam değilim, yaşlı gösteriyorum fakat bu başka bi' şey. doğaüstü bi' şey hatta. zaten sonraları bunu düşünmeyi bırakıp bildiğin imrendim adama. (ben de az piç değilim ha. burada adama yok 39 yaşında koskoca adam, yok benden şu kadar yaş büyük de, sonra iki satır yukarıda "deli" diye hitap et. arsızlık diz boyu hemşire..)





    ortalık biraz dağınık farkındaysanız. telaşlanacak bi' şey yok aslında, bu gary'nin en büyük alışkanlığı. malum hostel ortamı da öyle derli toplu bi' yer değildir. lakin odadaki tek masayı da gary'nin malzemelerinin kaplamış olması pekte hoş karşılanmadı odadaki diğer arkadaşlar arasında. bi' şey diyebildik mi? elbette hayır. adam babamız yaşında beyler o_O


    toplam iki valiz bi' de sırt çantasıyla gelmiş st. peter'e. birisi fotoğraf malzemeleri, diğeri de giysileri filan işte. adam bildiğiniz ayaklı fotoğraf stüdyosu. yeminle benim makine çantası bile bazen zul geliyor bana. yani zarar görmeyeceğini inansam filan hayatta taşımam yanımda. hatta tek objektifle bütün ömrümü geçiririm dicem ama büyük konuşmak istemiyorum :)


    aslında bu kadar çok valizle geziyor olması doğal gary'nin. canon 5D mark II'nin yanında bir sürü lens ve sadece video için kullandığı bir Lumix sahibi. tripot ve diğer gereçlerini saymıyorum bile..


    yalnız takdir ettim gary'i. adam bütün objektiflerini inanılmaz ucuza alıyor. hepsi manuel ve çoğu canon uyumlu bile değil. çeşitli adaptörlerle canon'a uyumlu hale getiriyor. mesela bu objektifi (sanırım 100mm ve evet nikon'un ürünü) almanya'dan 10€ ya almış. şahsen makinemde denedim taş gibi de çalışıyor. gittiği bütün ülkelerde  bizim bit pazarı dediğimiz yerleri geziyormuş. hepsinde de böyle ikinci, üçüncü el kullanılabilir lensleri toplayıp alıyormuş. çantası bu konuda bi cennet. keşke fotoğrafını çekseydim. tüh görüyon mu..


    elbette bununla gurur duyuyor. şahsen ben olsam bende gurur duyardım. gerçi neredeyse hiç fotoğraf çekmeyen biri için (sadece video çekiyor) lenslerin o kadar da önemli olmadığını anladım. yani fotoğraf çekerken ki kadar en azından. hatta gelmeme iki gün kala gary ile böyle bi' bit pazarı bulalım diye çıktık dolaştık biraz. aslında bi' tane de bulduk ancak; bulduğumuz yer ikinci el değildi. rus malı (ki fotoğraf konusunda iyidir ruslar bkz: zenit) objektifler satan bi' tezgahtı. yanımda o kadar para olmadığından alamadım. fakat aklım halen o rus yapımı 2.8 balık gözü lenste kaldı..


    yalnız gary'nin şöyle bi' özelliği var. adam kimi bulsa çektiği videoları gösteriyor. hatta izlettirdiği videoları izlemiş olsanız bile bir kere daha izlettiriyor. hatta bana bir videosunu -ki allah için çok güzel- defalarca izletti. ben de hiç bozuntuya vermedim yalan yok. ama sürekli bu olay aynı. hostelde sürekli bu şekilde geziyor. bi de hostel küçük ve az kişi olduğundan her kişi aynı videoyu ortalama üç kez filan izlemiş oluyor :)


    işte bu da o anlardan biri :) büyüksün gary..

    yani hem yaş hem de gerçekten yüce bi' insansın anlamında söyledim. edebi sanatlar bunlar, sen anlamazsın..


    ..ve gary, jeffrey'e gölde kanolya giderken çektiği o müthiş (ki cidden müthiş) videoyu anlatırken. garibim jeffrey'de iyi aile çocuğu olmasından mütevellit bişey demeden dinliyor da dinliyor. sonradan sordum dedim daha önceden dinlemiş miydin bu anlattıklarını? meğersem geldiği gece bi' kere daha anlatmış :) bu ikinci oluyomuş..


    bitmek bilmeyen bi' video tutkusu var. vimeo hesabına bi göz gezdirin, bakın neler var neler. ciddi manada görüntü yönetmeni edası var adamda. bakış açısı ve tekniği inanılmaz (görende nuri bilge ceylan konuşuyo sanır) yani en azından amatör bir filmsever olarak benim görüşüm bu yönde. aslında işini böyle severek yapan bir insandan da bundan başka bi' şey beklenemez zaten.



    tabi bu başarısının arkasında başka sırlarda gizliyormuş bizim yaşlı kurt. sonradan öğrendim. etrafında kızlar olmadığı zamanlar -ki bu zamanlar çok az- anlattı. meğer zamanında pornografi sektöründe de bazı yapımlara imza atmış bizimki. birinin kıyısından köşesinden gösterdi; dedim bravo! büyüksün. adam bildiğiniz bu sektörün kurdu olmuş. sonradan bırakmış tabi. biraz para kazanmak için yaptım dedi. elbette zevk için yapılmaz demek geldi içimden de zor tuttum kendimi :)


    şimdi bunu anlattım diye sakın ola fikriniz değişmesin gary hakkında. en azından kötü yola düşmüş diyemeyiz. yani en azından dememeliyiz. sanırsam, galiba. sadece bir kaç yapımda çalışmış. tabi bir kaç göreceli bir kavram bak bunu şimdi farkettim. dedim ya adam yaşlı kurt. çaktırmadan bi' şeyler söylüyor, kalıyorsunuz dımdızlak ortada. mesela gece gittiğimiz bi' mekanda, biz bi' köşede almış biralarımızı içerken bunun etrafı bir sürü güzel kadınla doluydu. artık adam ne anlatıyorsa sarmış etrafını bütün rus güzeller. gidip dinleyelim dedik, ne diyo ne anlatıyor bu. meğer toplamış hepsini etrafına sinema sektörünün ne kadar da geniş bir yelpazesi olduğundan filan bahsediyor. iş imkanları filan çokmuş :) adam çok iyi ya, bildiğin idolum oldu yeminle..


    gary! büyüksün.. (gülüşmeler)



    şimdi koskoca yazıda sadece gary'i anlatıp jeffrey'den bahsetmemek olmaz tabi. kısa ve öz; iyi çocuk. biz gece dışarı çıkıp bi' iki kadeh bi'şeyler içerken adam alıyor sırt çantasını tripotunu filan fotoğraf çekmeye çıkıyor. gerçi bundan kazanıyor hayatını ama ciddi ciddi elinden düşürmüyor makineyi. geçen yazıda da bahsettim ya saat olmuş gecenin ikisi tutturdu dışarı çıkalım fotoğraf çekelim diye. çıktık çektik tabi. düşünün o kadar da iyi bir insanım işte..


    orada kaldığım süre boyunca ne zaman kalksam bu adam yok yerinde. sonra soruyorum, fotoğraf çekmeye çıktı diyorlar. o birlikte dışarı çıktığımız gece anlamalıydım zaten. adam bildiğin kusursuzluk hastası. illa her çektiği fotoğraf kusursuz olacak. diyorum güzel işte; yok sen beğenmedin tekrar çekicem diyor. bildiğin "off sanane be salak" tripleri yapan kız misali. hava -28,  insanın ümüğü donuyor. en sonunda dedim ben üşüdüm sen ne çekiyosan çek, gel hostele. ben otele geldikten 1 saat sonra filan geldi. dedim beynini üşütcen, geç otur sobanın yanına. o an kendimi heidi'nin dedesi gibi hissettim. bi köpeğimiz eksikti valla. koca ekmekten koparıp uzattım; al dedim, ye dedim..


    dedim ya iyi çocuk bizim jeffrey. kanada'ya gidersem beni misafir edeceğine söz verdi. gary olsa sözünü tutmaz dicem ama (şaka lan gary) jeffrey tutar biliyorum. gerçi tutmasa da sorun değil, o soğukta beni iki saat fotoğraf çekicem diye dikti ya; o an çınlattığım kulaklarıyla beni hatırlamasını sağladım. ha unutmadan zamanında türkiye'yi de ziyaret etmiş bizimki. istanbul'u geçtim, ankara'yı bile. bi kanadalı'nın gözünden türkiye'yi görmek isterseniz bi bakın derim..


    bu pozda gary'nin videolarını anlatmalarını bitirdiği zaman çektiğim en son poz. gary'e "bitti mi artık?" diye sorunca jeffrey bastı kahkahayı :) böyle güzel, böyle manyak iki adamla çok güzel bi' altı gün geçirdim işte. jeffrey bizden bir gün önce ayrıldı hostelden başka ülkelere gitmek için. gary ise benden üç-dört saat evvel çıktı gitti. nereye gittiğini söylemedi. türkiye'ye gelirsem mail atarım sana dedi. zaten hostelle alakalı bir yazı daha yazıcam ama bu seyahatten bana kalan sanırım bu iki adamla geçirdiğim eğlenceli zamanlar kaldı.

    yazıya başlarken de dedim ya yola düşmeye baş koyan adam her şeye hazırlıklıdır. bazen memnun olur bundan, bazen de pişman. pişman olmayacak her ne varsa yaşamak lazım. bazen onlar sizin en büyük pişmanlıklarınız olsa bile. unutmadan gary sürekli "pigeon" (o picın diye okurdu, güvercin anlamına geliyor) diyip durdu. meğer adamın güvercinlere karşı bi zaafı varmış, sonradan öğrendik o_O venezuela'da bir sürü güvercini varmış, kafeste beslermiş bizimki. dedim ya adam garip, çita beslese normal karşılarım. o kadar yani..

    hani normalde yapmam ama şu size bahsettiğim ünlü video ile bitiriyim yazıyı :) venezuela'nın o muhteşem doğası ve tanıdık bir müzikle;

    karşınızda Gary Brathwaite..




    bu yazıyı yazarken çok eğlendim ben. öyle de küçük hayalleri olan, öyle de tatlı bi insanım işte;

    yersen..







    Seçimler. Hayat boyunca hep bir şeyleri seçmek zorunda olmak hep bir tercih yapmak zorunda olmak ne acıklı. Bir şeyi seçerken başka bir şeyden vaz geçiyorsun. Aynı anda tüm ihtimallere, tüm adaylara sahip olamıyorsun. Ve dostum bu gerçekten b*ktan bir şey. Neyse 2012 başladı, bu sene şunuları bunları yapacağım, bu sene var ya süper olacak dediğim bütün hadiselerden tık çıkmaması beni üzüyor. Ailemizin genel hastalığı olan 40 ından sonra saz çalmak, ney üflemek kararım hala elimde patlamış durumda. (Ailede olumlu örnekleri var yani genetik bir sebat dirayet faktörü mevcut) Hayalini kurduğum dövmeyi hala yaptıramadım, ne zaman iş güç ya da hayat beni bunaltsa açıp baktığım deseni vücuduma nakşedecek ustayı bulamamış ve bu işe gereken zamanı ayıramamış olmam ayıplarımdan sadece birisi.

    Shrimp - Bodrum - 2008

     İşte tam burada lafazanlığa bir ara verip bir fotoğraf ile yazıyı şenlendirmek zamanıdır. Öbür türlü külliyen gam kasavet üzerine yazmak hem sizleri hem de beni ziyadesiyle yorar. 2008 yılında Bodrum’da bir tatil köyünün iskelesinin altında saatler geçirmiştim. Fotoğraf o çabanın mahsulü başka bir iş (güzel bir vesile) için fotoğraf seçmeye çalışırken karşıma çıktı ve buradaki yerini aldı. İskele altları fotoğraf çekmek için son derece verimlidir, yeterince sabırlı ve dikkatliyseniz tabii. Fotoğrafın çekim değerleri F22 1/200 @ISO 200 Custom White balance diye ekleyerek vazifemizi tamamlayalım.

    Konumuza dönecek olursak, güzel bir iş için beş tane fotoğraf seçmem gerekecek. Şimdiden bunun sıkıntısı sardı beni. Fotoğraf demişken aşağıdaki fotoğrafı tam 19 yıl önce çekmişim.

    Tanks on Novy Arbat - Moscow - 1993

    Moskova’da Anayasa Krizi sırasında  2. Tamanskaya Motorize Muhafız Tümeni‘ne ait tanklar beyaz evi bombalamak üzere Novy Arbat caddesi üzerinde ilerliyorlar, tarih yanılmıyorsam 3 Ekim 1993. Fotoğraf o zaman çalıştığım binanın 22. katından pencerenin arkasına saklanarak çekildi, o zamanki kameram Zenit 12XP ve standart Helios 50mm objektif ile. Bu seride bulunan bir zırhlı personel taşıyıcı (BTR) üzerinde bulunan 12.7mm makineli tüfek daha sonra bulunduğum yere ateş açtığı için kaçmıştım ama bu bambaşka bir hikayedir tabii. Bu fotoğraf evdeki eski fotoğrafları karıştırırken elime geçti.

    Artık ne o eski Zenit var ne de Novy Arbat’ın o eski güzelliği. Konudan konuya zıplıyorum ama eski fotoğraflarımı bir şekilde bulup toparlamam gerek içlerinde çok özel olanlar var. Ve evet güzel bir iş için 5 tane sualtı fotoğrafı seçmeliyim arşivimden.

    Şimdiden onun sıkıntısı beni sardı.

    Namaste.

     

    PS: Fotoğraflar iyi veya kötü zamanın tanığıdırlar onlara hakettikleri değeri vermek gerek.

     

     



    Bu düşünceye gerçekten inanırım, gittiğim her yeni yeni yerde oranın yerel insanları neler yapar nerelere gider nerede yerler ve alışveriş yaparsa ben de oraları denemek isterim. Bu genelde çok iyi sonuçlar verir, ama Cidde'de bunu yapmak sanırım sınırlarımı zorlamış oldu.


    Dün ofisteki Pakistan'lı arkadaşlar klasik bir Paki restaurant'a gidelim dediklerinde hemen evet dedim. Cidde'nin karanlık bölgelerine gidip klasik bir Paki yemeği yiyelim. Cidde'de bulabileceğiniz herhangi bir Paki yemeğinden 10 kat daha lezzetli ama 10 kat daha pis bir yer diye açıklama yer alan davetiye bile beni korkutmadı açıkcası :)




    Karanlık bölge derken genel olarak Cidde'de suç oranı oldukça düşük, nedeni hırsızlık dahil her türlü suçun cezasının çok yüksek olması, muhtemelen bir uzvunu kaybediyor suçlular. Ama gene de gittiğimiz bölge hakikaten karanlık bir bölgeydi. Karanlıktan kastım ışık karanlığı değil yanlış anlamayın, sadece aşırı pis, çok kalabalık ve ters ters bakan bir dolu insanın olduğu bir yer.


    Benim fotoğraf merakımı artık öğrenmiş olan bir arkadaşım, fotoğraf çekmek için cep telefonuma davrandığımı görünce hemen telefonumu ortadan kaldırmamı söyledi, yoksa ya çalınabilirmiş ya da fotoğraf çekmemden rahatsız olanlar üzerimize yürüyebilirlermiş! Ben de hemen kaldırdım tabii telefonumu ama gene de uyarı gelmeden önce gizlice bir sokak fotoğrafı çekmeyi başarmıştım :)





    Neyse, yemek yediğimiz restaurant emin olun Eminönü'nde görebileceğiniz en pis büfelerden bile kötü bir mekandı. Bir kere içerisi leş gibi yemek ve gül suyu kokuyordu. Duvarlar ise milyonlarca aynadan oluşuyor, yerler ise yeni silindiği için aşırı kaygandı. Yeni silindi dememle temiz bir yer olduğunu düşünmeyin sakın! Ortamın pisliğini anlatamam size, anlatsam bile anlatmam ama ben zamanında hakikaten çok pis yerlerde yemek yedim buna emin olabilirsiniz, hiçbirisi bu kadar pis değildi :) Böyle bir ortamda yemek yediğimiz masanın üzerinde is kristal avize vardı bu arada :)








    Yemek siparişine ise ben haliyle karışamadım ama genel olarak, sahan gibi bir tabakta pişen soslu bir tavuk, tam kızarmış bir tavuk, cacık, mercimek çorbası ve bir tane de gene soslu bir mercimek yemeği söylemişler. Ama bu soslu tabağın pişirilme şekli önemliymiş, o sahan benzeri tabak bütün gün yıkanmazmış, sabah yıkanırmış bir tek sonra pişen tüm yemekler yıkanmadan aynı tabakta yıkanırmış, bu yemeğin özelliği ve yemeğe lezzetini veren de buymuş zaten.




    Mercimek
    Yemekler hemen geldi, 3-4 abak dolusu da bizdeki pide gibi ekmekler geldi. Çatal kaşık nerede diye sormama zaman kalmadan bizim masa elleri ile yemeklere dalmıştı bile :) Haliyle, Paki restaurant'ından Paki gibi davranmak gerekli diyerek hiç sormadan direk ben de elimle daldım, ama aşağıda fotoğraflardan görebileceğiniz gibi bu soslu yemekleri ellerinle nasıl yedin diye sormayın sakın, orası bende kalsın :) Ama şunu söyleyebilirim ki, gelen pideler bu konuda çok yardımcı oldu.


    Ha bir de başka ilginç olan, yemekler bititkten sonra ne içeceğimizi sormaya geldi garson :)


    Restaurant'ın kendisi de biraz karanlık bu arada. Yani yanımızda çok iri ve sağlam yapılı bir Senegalli arkadaşımız vardı ve bu arkadaş da gerçekten rahat muhabbet edebilen bir kişi. Onun garsona yaptığı 1-2 espriden sonra bizim diğer arkadaşlar aman sakın espri yapma, kendine hakim ol bu adamlar espriden anlamazlar başımız belaya girer diye uyardılar hemen Senegalliyi.


    Tavuk
    Neyse yemeğimiz tam bitti bitecek garsonlar artık çıkmanız lazım dediler. Çünkü akşam namazı vardı ve onlar da dükkanı kapatıp namaza gideceklerdi. Bu tüm Cidde için geçerli bir durum, bütün planları namaz saatlerine göre ayarlamanız lazım ve namaz saatinde sokakta dolaşmamanız lazım. Neyse, ön kapıyı çoktan kapatmışlardı biz hesabı ödediğimizde ve mecburen arka kapıdan çıkmak zorunda kaldık. Arka kapı derken, oraya ulaşmak için önce binanın içinde üst katlara çıkıp sonra da binanın öbür tarafına geçip tekrar aşağıya inmeniz ve kilitli olan kapının nasıl açıldığını bulup öyle çıkmanız gerekiyor :) Ve bütün bunları zifiri karanlıkta yapmanız lazım.


    Neyse sağ salim dışarı çıktığımızda hakkaten sokaklar boştu ama bir din polisi arabası tüm sokaklarda gezip namaza gidin çabuk diye anons yapıyordu. Biz de zaten koştura koştura arabalara gidip hemen oradan uzaklaştık. Ama bir başka sorun vardı, üzerimiz rezalet kokuyordu, anlatamam size. Tüm yol boyunca yediğim yemekten değil ama bu koku nedeniyle midem bulandı, zaten otele gidince takım elbise gömlek ne varsa hepsini balkona attım ve sonra da anında duşa girdim.


    Bu da böyle bir geceydi işte, hakikaten ilginç bir deneyimdi. Midem hala sağlam, sanırım birşey olmadı, ama orada o sokakta fotoğraf çekebilmeyi gerçekten çok isterdim ama kısmet değilmiş.


    Roma'da Roma'lı ol sözünü de burada da yapabildiğime seviniyorum ama kendi sınırlarımın bu kadar geniş olması da beni ayrıca mutlu etti :)



    Geçtiğimiz cuma günü, ki burada perşembeleri ve cumaları haftasonu tatili, otelden ayarlayarak bir plaja gitmiştim ayıptır söylemesi :) Gittiğim plajı da ayrı bir yazıda anlatacağım. Şimdilik mercan kayalıklarının fotoğrafını koyuyorum bir sonraki yazıya kadar. 

    Bugün asıl bu şehrin her tarafına dağılmış sanat eserlerinden bahsedeceğim biraz. 

    Bir önceki yazımda, Cidde'ye açık hava müzesi dendiğini söylemiştim. Hakikaten de öyle, şehrin hemen her yerinde heykeller var. Belki de bunlara enstalasyon demek daha doğru, açıkcası ben ne modern sanattan anlıyorum ne de modern sanatı seviyorum, dolayısıyla bunlara heykel ya da enstalasyon demeyeceğim, emeğe saygı gereği sanat eseri diyeceğim :)

    Açıkcası, bir kısmını beğenmekle beraber genelini beğenmediğimi söylemem lazım. Siz karar verin fotoğraflara bakarak..

    Bu arada bunu da göstermeden geçemeyeceğim. Bu fotoğraftaki palmiye ağaçları, şehrin en güzel caddesinde. Bu cadde, Corniche denilen ve Kızıldeniz boyunca 110 km kadar uzanan bir sahil şeridi, hakikaten nefis. Ama palmiye ağacına bakarsanız, baz istasyonu kurmak için kullanılan bir palmiye ağacı olduğunu göreceksiniz :)) Baz istasyonunu kapatmanın en güzel yolu sanırım :)

    Zaman içerisinde daha fazlasını çekersem onları da paylaşırım tabii ama şimdillik bu kadar çekebildim. (Bu arada bu fotoğrafların tamamı -sadece tepesinde hilal olan ve yuvarlak taşlardan oluşan sütun hariç- gene iphone ile çekildi ve hiçbir manipülasyon yapılmadı.)














    Uzun zamandır gezi fotoğrafları veya çeşitli video’lar paylaşıyordum, fotoğraf üzerine pek yazı yazmamıştım. Bence en önemli konulardan birisi olan keskinliğe değinmek istiyorum.

    Aslında, daha evvel bahsetmiştim, uzun zamandan beri fotoğraflarda keskinlik ve bunun işleme programları ile nasıl düzeltilebileceğinin üzerine araştırma yapıyorum. Beni bilen bilir, fotoğrafı ilk açtığımda 100% büyütüp keskinliğini kontrol ederim mutlaka, hatta bazı arkadaşlarım bana pixel manyağı derler :) Eminim siz de şahit olmuşsunuzdur makinadan çıkan RAW fotoğraflarda mutlaka bir keskinlik eksikliği vardır. Ve bu beni çıldırtır açıkcası.

    İnternette çok fazla kaynak var, bunların hepsine ulaşmak çok uzun sürmedi, uzun süren açıkcası bu yazıyı hazırlamak oldu :)

    Peki keskinlik nedir ?


    Öncelikle şunu söylemeliyim, bu yazı biraz uzun bir yazı :) ve tamamen çekim sonrası yapılan keskinleştirme işlemleri üzerine. Ama bu işlemlerin başarılı olmasının ön koşulu doğru ve net bir fotoğraf çekmiş olmanız. Net olmayan bir fotoğrafı bu tekniklerle kurtarmayı beklemeyin lütfen. Maksimum netliği ve keskinliği fotoğrafın çekim aşamasında elde edebilmek için neler yapılabileceğini bu yazımda anlatmıştım zaten.


    Genel olarak sorulduğunda, fotoğraf ile en ufak alakası olmayan bir kişi bile ona gösterdiğiniz iki fotoğraftan hangisinin keskin olduğunu hangisinin keskin olmadığını size söyleyebilir. Ama teknik olarak, yani fotoğraf tekniği olarak, tanımını herkes yapamaz. Öte yandan bu tanımı bilmek, keskinliği neyi oluşturduğunu anlamak, keskinlik ile ilgili olan problemlerinizi düzeltme yolunda size büyük fayda sağlar.

    Eminim bir çoğunuz Photoshop içindeki çeşitli keskinleştirme yöntemlerini biliyordur. En bilineni olan Unsharp Mask (USM) filtresini alalım mesela, uzun zamandır pohotoshop kullanan kişiler hariç çoğu kimse bu filtre içindeki değerlerin ne anlama geldiğini neyi düzelttiğini bilmiyordur, sadece deneme yanılma yöntemi ile gözlerine güzel gelene kadar oynuyorlardır. Bu da ne yazık ki yanlış keskinleştirme yapılmasına sebep olabiliyor çoğunlukla. Bu yazıda USM’nin detaylarına biraz gireceğim ama bence asıl önemli olan keskinleştirmenin aslında tekrarlanan bir süreç olduğunu anlatmak.

    Keskinlik aslında iki tane ana faktör ile belirlenir. Bunlarda bir tanesi çözünürlülük diğeri de akutans.

    Genel kanı yüksek çözünürlüğün keskinlik getirdiği yönündedir ama aslında çözünürlülük sadece kaydedilen bilginin miktarıdır. Yüksek çözünürlülüğe sahip lensler ve makinalar daha fazla ince detay kaydedebilirken, düşük çözünürlüklü makinalar bu kadar detayı yakalayamaz. 

    Öte yandan akutans ise kontrast ile alakalıdır. Yani birbirine yakın olan ve/veya birbirine değen iki piksel arasındaki kenarların kontrastıdır akutans. İnsan gözü ve beyni parlak piksellerin yanında yer alan koyu pikselleri kenar olarak algılar. Koyudan parlağa geçiş ne kadar hızlı olursa kenarlar o kadar keskin gözükür. (Kaynaktan Alıntı: Ron Bigelow)



    Yandaki görsel bunu çok güzel açıklıyor. Daha keskin olan 1nci görüntüde bu geçiş çok hızlı iken, 2nci görüntüde bu geçiş daha yavaş ve dolayısıyla daha az keskin gözüküyor.

    Aslına bakarsanız keskinlik bu görselde ve hemen hemen tüm fotoğraflarda da aynı şekilde, daha ziyade bu kontrast geçişleri ile alakalı.

    O nedenle de tüm keskinleştirme araçları ve iş akışı bu kontrastı ayarlamak üzerine kurulu. Ama mucizeler yaratmayacağını da belirtmek gerek, çünkü bu teknikler sadece makina tarafından kaydedilmiş bilgiler üzerinde çalışır ve eğer fotoğraf net değilse istediğiniz kadar keskinleştirme yapın, netliğini düzeltemezsiniz.

    Peki neden dijital fotoğraf makinalarında keskinleştirme ihtiyacı duyarız?


    Bunun tam ve doğru cevabı oldukça teknik olmakla birlikte şu şekilde özetleyebiliriz. Günümüzdeki tüm dijital fotoğraf makinalarının altında yatan sistem, doğadan ışıkla gelen analog sinyalleri dijital verilere dönüştüren bir sistem. Fotoğraf makinalarında kullanılan algılayıcılar aslına bakarsanız piksellerden oluşuyor ve her piksel sadece ışığın bir rengini yakalayabiliyor, ya yeşili, ya kırmızıyı, ya da maviyi.. Bunun ne anlama geldiğini bir fotoğraf üzerinden anlatmaya çalışayım.

    Yandaki fotoğraf bir çiçeğin yaprağının kenarının %100 büyütülmüş hali. Kolaylık olması açısından fotoğraftaki renkleri düşünmeyin. Sadece bu fotoğraf üzerinde seçtiğim 3 noktaya bakalım.

    1nci nokta sadece beyazı kaydediyor, 2nci nokta ise arka plandaki tamamen koyu alanı kaydediyor ve 3ncü nokta ise tam bu koyu ve beyaz alan arasındaki kenarı kaydediyor. Birinci ve ikinci noktaların düştüğü piksellerde problem yok çünkü onlara ya beyaz ya da siyah geliyor tamamen. Asıl problem 3ncü noktada, çünkü o kenar üzerinde hem beyaz hem de siyahlar var ve pikseller bunu kaydedemiyor. Bu nedenle bu bilgiyi griye indirgeyerek kaydediyor ve bu da beyaz ve siyah arasındaki geçişin yavaşlamasına yani akutansın azalmasına sebep oluyor. İnsan gözü bu çiçeğe bakarken aradaki geçişi oldukça hızlı yapabilirken ve dolayısıyla çiçeği keskin bir şekilde yapabilirken fotoğraf makinalarındaki algılayıcılar bunu yapamadığından ve araya griyi serpiştirdiğinden keskinlikte kayıplar oluyor.

    Öte yandan fotoğraf makinalarında kullanılan diğer birkaç tane daha filtre var ve bunların kullanımı da fotoğrafların yumuşamasına sebep oluyor.

    İşte bu sebeple hemen hemen tüm dijital fotoğrafların belli bir keskinleştirme işleminden geçmesi gerekiyor.

    Keskinleştirme İş Akışı

    İş akışının detayına girmeden dijital işleme programları ile keskinleştirmenin nasıl yapıldığını anlatmaya çalışacağım önce.

    Nasıl Çalışır?

    Hemen hemen tüm fotoğraf işleme programları aynı mantıkla çalışıyor. Bu teknik 1930’larda Almanya’da kullanılmaya başlanılan bir teknik. O zamanlar karanlık odada ve negatiflerle yapılan işlem şimdi daha basit bir şekilde fotoğraf işleme programları ile yapılıyor. Yapılan işlem ise aslında hep aynı. Orjinal fotoğrafın bir kopyasını ayrı bir katmana alıp bunu çeşitli filtreler ile flulaştırmak ve orjinal fotoğraf ile flu fotoğraf arasındaki farka bakıp, belirlenmiş olan bir eşiği aşan ton farkları varsa bunları elimine etmek üzerine kurulu bir mantık. Bu sayede fotoğraftaki kenarlardaki ışık farkı arttırılarak akutans arttırılıyor ve böylece fotoğraf keskin gözüküyor. Önce flulaştırıldığı için ve sonra bu flu kısımlar elimine edildiği için bu yönteme genelde unsharp mask deniyor zaten :)

    Burada önemli olan bu eşiği iyi belirleyip keskinleştirmeyi ayarında ve ne için keskinleştirme yaptığımızı bilerek yapmak, yoksa fazla keskinleştirme sonucu fotoğrafta çok fazla bozulmalar yaşanabiliyor.
    Photoshop içindeki USM menüsü 




    Camera RAW editör içindeki USM menüsü



    Burada yapılan tüm ayarlar hemen hemen tüm işleme programlarında standart durumda. Birazdan bahsedeceğim tanımlar hem Photoshop Camera Raw editor için geçerli hem de Photoshop’un kendi içindeki USM için geçerli.


    Ayar
    Ne anlama gelir ? Nasıl çalışır ?
    Radius
    Bu ayar, bir fotoğraftaki kenarların etrafındaki ne kadarlık bir alanın etkileneceğini belirler. Daha düşük bir ayar daha düşük bir alanı keskinleştireceğiniz anlamına gelir.(Yukarıda, USM mantığını anlatırken kopyanın flulaştırıldığını anlatmıştım. İşte radius ayarı ile bu flulaştırmanın ne kadar yapıldığını belirler. Bu ayarda 1 piksel seçmeniz keskinleştirmenin sadece 1 piksele yapılacağını belirlemez, aslında bu 1 pikselden daha geniş bir alana yapılır ve flulaştırma alanı ile bunu belirleriz)
    Amount
    Keskinleştirme işleminin gücünü ya da yoğunluğunu belirler ve genelde yüzdesel olarak belirtilir. Yani bir kenardaki koyu ve açık alanlar arasındaki kontrastı ne kadar arttırılması gerektiğini belirler. %0 ile %500 arasında bir değer olabilir. Ne kadar arttırırsanız o kadar fazla keskinleştirirsiniz ama herşeyin olduğu gibi bunda da fazlası zarar demektir :) Genellikle %100 başlamak için iyi bir seviyedir. Yavaş yavaş yükselterek optimum seviyeyi bulabilirsiniz. Tabii bu optimumun üzerine geçerseniz artık fotoğrafta lekelenmeler başlayacaktır. Tabii amount’a karar verirken fotoğrafı nerede kullanacağızın da önemi var. Internette veya monitörde bakmak için keskinleştiriyorsanız başka seviye, büyük ebatlı bir baskı alacaksınız ona göre bir seviye belirlemeniz gerekir. Büyük baskılar için amount’u biraz daha arttırabilirsiniz.
    Threshold
    (Masking)
    Threshold ayarı herhangi bir keskinleştirme işleminin yapılabilmesi için iki piksel arasında minimum ne kadarlık bir ton farkı olması gerektiğini belirler. Yani yukarıda bahsettiğim eşiği threshold ile belirliyorsunuz. Belirlediğiniz seviyenin altındaki ton farkları keskinleştirmeye tabii tutulmuyor ve bu sayede fotoğraflarda oluşabilen bozulmaları engelleyebiliyorsunuz. Mesela gökyüzündeki pikseller arasındaki tonal geçişler oldukça küçük seviyededir ve bu sayede gökyüzünün keskinleştirmeye tabii olmasını engelleyebiliyorsunuz.
    Details
    İnce detayların, daha az detay içeren diğer yerlere göre alacağı göreceli keskinleştirme ayarı. Bu ayar aynı zamanda genel keskinleştirme yoğunluğunu da etkiliyor. (Ama bu ayar Camera Raw editör dışında pek bulunmuyor.)


    Genellikle tüm keskinleştirme işlemleri bu filtre veya bu ayarlar aracılığıyla yapılır. Yüksek çözünürlüklü fotoğraflar için Amount ayarını %100’ün üzerine ayarlamanızda pek bir sakınca yok, ama bunu da gene çok abartmadan yapmak lazım. Radius ayarı ise fotoğrafa göre değişmekle birlikte, gene yüksek çözünürlüklü fotoğraflar için 1 ve 2 arası kullanılabilir. Örnek vermek gerekirse bir kuşun tüylerini detaylıca görebiliyorsanız bu tarz ince detaylar için radius’u küçük tutup, en ince detayın bile keskinleştirilmesini sağlayabilirsiniz. Öte yandan bir kişinin yüzünden bahsediyorsak, insan teninde çok fazla detay olmayacağı için (mesela bir kuşun tüylerine oranla) burada daha yüksek bir radius kullanılabilir. Ama tabii fotoğrafın çözünürlülüğü düşük ise daha yüksek bir radius’a ihtiyacınız olur ama o zaman da fotoğraftaki kuşun tüyleri gibi ince detaylar birden fazla piksele yayılacağından radius’u düşürmeniz gerekebilir. Threshold’u is yumuşak alanların ve dokuların keskinleştirilmesini engelleyecek seviyeye getirmeniz yeterli.

    Peki bu değerleri hangi sıra ile belirlediğinizin bir önemi var mı ? Aslında bu bir değer değiştiği zaman bir diğer değeri tekrar belirlemenizi gerektiren ve taa ki optimumu bulana kadar tekrar tekrar tüm değerlerin belirlendiği bir işlem. Ama gene de önce radius ile başlayıp, sonra amount’u belirleyip en son da threshold’u belirlemekte fayda var.

    Kafanız karıştı değil mi ? Açıkcası benim de öyle, yani aslında kafam karıştı demeyeyim de, her fotoğraf için bu değerler çok değişiyor. Ve en doğrusunu bulmak tamamen deneme yanılmaya kalmış durumda. O nedenle bu değerleri belirlerken mutlaka fotoğrafın neresini keskinleştirmek istediğinize bağlı olarak karar verin, ve bu kararı da verirken mutlaka fotoğrafı %100 seviyesine getirip öyle keskinleştirme yapın.

    Peki tüm bu detaylar iyi hoş da, keskinleştirme işlemi nasıl bir süreçten geçmeli ? Şimdi iş akışına geçelim biraz da...

    Keskinleştirme İş Akışı

    Keskinleştirme işlemi fotoğraf işleme akışınız içerisinde birden fazla adımda yapıldığı zaman en iyi sonucu veriyor. Bu adımları kısaca aşağıdaki şema gibi özetleyebiliriz:


    Capture sharpening
    Yani kaynak keskinleştirmesi, fotoğraf makinası veya scanner gibi fotoğrafın kaynağından kaynaklı keskinlik kayıplarını gidermeye yönelik bir adım. Hemen hemen tüm dijital fotoğraflar için bu keskinleştirmenin yapılması gerekiyor ne yazık ki daha evvel yukarıda anlattığım sebepler nedeniyle.

    Bu adım daha ziyade RAW dosyaları işlerken yapılıyor. JPEG çekim yapıyorsanız, fotoğraf makinanızdak ayarlara göre fotoğraf makinası bunu kendisi otomatik yapıyor ama en doğrusu PS Camera Raw editor veya fotoğraf makinası ile gelen yazılım ile bunu yapmak daha doğru. Çünkü makinadan makinaya göre makina içi ayarlar değişebiliyor ve çekim modu da etkileyebiliyor keskinliği. Mesela landscape modunda çekilen fotoğraflar portre modunda çekilenlere göre daha keskin sonuçlar veriyor. O nedenle en emin yöntem RAW editörü içinde bu işlemleri yapmak.

    Kaynak keskinleştirmesi aslında tamamen yukarıda anlattığım ayarları belirleme ile aynı mantık. Bir tek dikkat edilmesi gereken konu fotoğrafın mevcutta sahip olabileceği yüksek kumlanma ile keskinleştirmenin dengelenmesi. Eğer yüksek ISO ile çekim yapıldıysa her zaman bu adımda bir keskinleştirme yapmak doğru sonucu vermeyebilir ve belki de ikinci adımdaki keskinleştirmeyi yapmak daha doğru olabilir. Tabii öncesinde yüksek ISO’dan kaynaklı kumlanmanın temizlenmesi şartıyla!

    Creative sharpening
    Yani yaratıcı keskinleştirme, fotoğrafın içeriğine bağlı olarak lokal yapılan keskinleştirme adımı. Mesela bir fotoğrafta bir kişinin gözlerini öne çıkarmak için yapacağınız keskinleştirme işlemi ile aynı fotoğrafta o kişinin tenine yapacağınız keskinleştirme birbirinden farklı olacaktır, bu nedenle lokal olarak birkaç adımda yapılması gerekir. O nedenle de en çok zaman alan adımdır da kendisi aynı zamanda :)

    Bunu yapmanın yolu da,

    1. Fotoğrafta yapacağınız tüm işleme işlemleri bittikten sonra fotoğrafınızın bir kopyasını ayrı bir katmana atın
    2. Bu yeni katmana USM işlemi ile keskinleştirmenizi yapın
    3. Daha sonra layer penceresinin altındaki “mask” opsiyonu ile bu kopya katmanı maskeleyin
    4. Sonra da keskinleştirme yapmak istediğiniz alanlar haricinde kalan yerleri bir fırça ile bu maskenin üzerinden geçerek silin.
    Bu sayede üstteki kopya katmanda sadece istediğiniz alanlar keskin kalacak diğer alanlar orjinal fotoğraftaki gibi olacak. Daha sonra da bu iki katmanı birleştirin.

    Tabii aynı fotoğraf içerisinde bu adımı birden fazla bölge için ayrı ayrı yapmanız gerekebilir.

    Bir başka yöntem ise keskin olmasını istediğiniz lokal alanı, bu sefer keskinleştirme yapmadan ön plana çıkarmak. Bunu yapmanın yolu da,

    1. Fotoğrafın bir kopyasını ayrı bir katmana atın
    2. Bu katmanı Filters menüsü altındaki Gaussian Blur filtresi ile flulaştırın
    3. “Mask” komutu ile gene bu katmanı maskeleyin
    4. Bu sefer keskin kalmasını istediğiniz bölgeyi bir fırça ile silin.

    Bu sayede arka plan flulaştığı için ana konumuz otomatik olarak daha keskin gözükecektir :)

    Bunların dışında da birden fazla yöntem var, bu konuda PS gerçekten sınırsız olanaklar sunuyor. Her ne kadar birden fazla yöntem de olsa hemen hemen hepsi USM mantığı ile çalıştığı için hepsini hem ben bilmiyorum hem de bildiklerimin hepsini buraya şimdilik koymuyorum.


    Output sharpening
    Yani çıktı keskinleştirmesi ise söz konusu fotoğrafı hangi şekilde izleyeceğinize bağlı olarak yapılan bir keskinleştirme. Yani sadece internette yayınlayacaksanız farklı bir keskinleştirme yapılması lazım, büyük ebatlı baskı alacaksınız farklı bir keskinleştirme yapılması lazım. Ve tabii bunlara karar verirken, fotoğrafa ne kadar mesafeden bakılacak, ne büyüklükte görüntülenecek vs gibi faktörler de devreye giriyor.

    İlk iki adımdan sonra ekranda fotoğrafınız gayet güzel bir şekilde keskin gözüküyor olmalı. Ama bu kadar keskinleştirme işlemi hem keskin bir baskı için yeterli değil hem de internette yayınlayacaksanız belli bir küçültme yapacağınız için o küçültme işlemi sırasında bu ana kadar yapmış olduğunuz keskinleştirme azalmış ve belki de gitmiş olabilir. Bu nedenle, en son kullanım alanına bağlı olarak son bir adım daha keskinleştirme gerekiyor.

    Baskı Almak İçin
    Burada aslında birden çok faktör var. Ama şunu söylemeliyim ki iki bir baskı için yapılmış olan keskinleştirme ekranınızda çok kötü duruyor olabilir ama baskıda gayet iyi çıkacaktır. Peki bunu belirlemenin yolu ne ? Bu biraz da deneme yanılma ile kazanılan bir tecrübe, şahsen ben çok az baskı aldığım için bu konuda kendimi çok geliştiremedim açıkcası. Ama genel kural olarak USM ayarları içindeki amount / radius ayarlarını belirlerken baskıya ne kadar mesafede bakılacağı, baskının ebadı, baskıda kullanılan kağıdın tipi, baskı makinasının tipi, baskının çözünürlülüğü gibi faktörler devreye giriyor.

    Mesela mat veya kanvas fotoğraf kağıtları çok yüksek oranlarda keskinleşitrmeyi kaldırırken parlak kağıtlar için daha azı yeterli oluyor. Bunların hepsine hakim olmak kolay değil, ama internette çeşitli hesaplama araçları bulunabiliyor bu işlem için. Her seferinde baskı alı karar vermek de kolay bir iş değil, hem zahmetli hem de pahalı. O nedenle yapılabilecek en mantıklı çözüm bu son adımı baskıyı alacağınız fotoğrafçı ile birlikte yapmak bence.

    Internet için
    Internette yayınlamak veya e-mail ile göndermek için fotoğrafları genelde küçültüyoruz. Bu gibi durumlarda 1nci ve 2nci adımlarda yapmış olduğumuz keskinleştirme ne yazık ki azalıyor. Bu durumda yine bir keskinleştirme adımı yapmamız gerekiyor.

    Genel kural olarak fotoğrafı %50’den fazla küçülttüğünüzde aşağıdaki değerleri kullanarak USM yapabilirsiniz.

    Radius: 0.2 – 0.3
    Amount: 200% - 400%
    Threshold: Bu da tamamen size kalmış ama küçük seviyelerde tutmanızda fayda var.

    Eğer bu değerler gözünüze çok geldiyse, edit menüsü altında Fade Unsharp seçeneği ile keskinleştirmenin etkisini azaltabilirsiniz.

    Ek İpuçları

    1. RAW veya TIFF formatları JPEG’lere göre keskinleştirme işleminde daha iyi sonuç verirler
    2. RAW işleme aşamasında kromatik bozulmaları gidermek fotoğrafı daha keskin gösterebilir. Bunu RAW işleme programındaki “Lens Corrections” menüsünde yer alan “chromatic aberrations” aracı ile yapabilirsiniz.




    Fotoğrafçılık bolca teknik ve teknolojik meselelere boğulmuş bir konu. Öyle ki, bu meselelere eğilmekten fotoğraf çekmeye  neden başladığını unutmak çok kolay.  Şu makina, bu lens, yüksek iso performansı benim fotoğraf çekmeye başlama sebebim değildi. Zaman zaman unutuyorum sanırım, sonra bir fotoğrafçı çıkıp hatırlatıyor.

    Claudio Edinger’in Delilik serisi bi’ süredir gördüğüm en etkileyici serilerden biri. Çokça kullanılmış ve bu sebeple aşındırılmış bi’ durum hakkında bayağılığa, acımasızlığa kaçmayan fotoğraflar çekmek çok zorken, Claudio beyefendinin fotoğraflarını kendisinin derin anlayış ve kavrayışına yoruyorum.

    Tek bir tanıma sıkıştırılmış insanların mizaçlarının birbirlerinden ne derece farklı olduğunu ve kimin iyiliği için tutuldukları belirsiz yaşam alanlarını gösteriyor olması, fotoğrafların hissettirdiklerinin yanında, benim için düşündürücü oldu. Üzerine konuşması zor olan insan hallerini büyük bir samimiyetle aktarabilmesi ve kimi zaman fotoğrafçının anlatmak istediğinden daha fazla şeyi anlatabilmesi fotoğrafı neden sevdiğimi tekrar tekrar hatırlamamı sağlıyor.

    Click to view slideshow.
    Filed under: Tüm Yazılar
    .

    tam üç senedir her şubat ayı, hatta bundan öncekilerde her 14 şubat'ta yurtdışındaydım. bu seferde biraz daha kassam 14 şubat'ta yurtdışında olacaktım ama iki günlük bir sarkma oldu. ha benim için bir önemi yok elbet illa o tarihte yolda olmanın lakin; üç sene üst üste gelince insan biraz olsun aşık olduğu asıl şeyin yolda olmak, yolcu olmak olduğuna inanıyor. hal böyle olunca da neye niyet ettiğiniz giriyor devreye, neye iştirak ettiğiniz belki de. neye, kime söz verdiğiniz. ben kendime söz vermişim efendim biraz, kalan sağlara eyvallah demek için. onlara olan def-i huzurumuzu tebessüm ederek yapıyoruz ya? hah! işte benimde kazancım bu olsun..

    bundan önceki yazıda St. Petersburg'a gideceğimden bahsetmiştim size. gittim, döndüm efendim. boynumun borcu olanı okuyorsunuz şuan. kendime ve bu günlüğe girip okuyan herkese olan borcumu yani. gittiğim ülkelere bir çok kere aşık olup döndüm. şehirlerine, insanlarına, osuna, busuna belki. ama bu sefer gitmesine aşık oldum, orada kalmasına, yolda olmasına, yolcu olmasına. hepsinden çok orada olmasına aşık oldum. her sabah uyandığımda hem de. o yüzden anlatması daha bi' güzel gelecek bu şehri. nedendir bilmem daha bi' uzun anlatasım var hatta. şans mı diyelim buna artık. siz karar verin..


    uçak yolculukları ne zaman yaklaşsa heyecan kaplar içimi. bir kaç kere kokpitte uçma deneyimi yaşamış olmamdan (ki benim pilot arkadaşlarımda var) tutunda, gitmeye sebebiyet verdiği için severim kendilerini. iş bu yüzden ne zaman uçağa binsem bi' fotoğraf çekerim. bu da onlardan biri. bi anlamı yok, arayanı çıkışta bekliyorum..

    gitme fikri deyince geçenlerde twitter'da yazdığım;

    dünyadaki en hüzünlü ses; birlikte yolculuğa gidemediğin insanların valizlerini hazırlarken kulağınıza çalınan fermuar sesidir..
    cümlesi geldi. sanırım bu yüzden her gidene imrenirim. nereye gittiğini bilmesem de..

    girizgah uzun oldu biraz pardon. lakin hemen konuya giren insanlardan değilim ben. olmadım, olduramadım. St.Petersburg şehrinden, soğuğundan, güzelliklerinden, az biraz tarihinden, insanından bahsetmeden önce şöyle bir hesap kitap yapma ihtiyacı hissettim. çünkü her seferinden böyle bir seyahati ne kadara yaptığım merak konusu oluyor. gerçi bunu bir başka yazıda daha detaylı anlatıyor olucam; lakin bu sefer sadece orada ne kadar para harcadığımı (uçak bileti hariç) söyleyerek başlayayım. 5 gece konaklama (ki bunu da başka bir yazda detaylı anlatıcam), şehiriçi ulaşım, yeme-içme, her gece dışarı çıkıp eğlenme, dönerken aldığım bir kaç hediye dahil toplam; 200$ > 354TL > 6020RUB görüldüğü gibi o kadar da uçuk bi' miktar değil. unutmayın konaklama dahil dedim, yeme-içme dedim, eğlenme dedim, ne duruyosun sende git dedim. daha ne diyim ya..


    soğuk memleket vesselam. benim elim ayağım çok üşür, ben öyle kolay kolay ısınamam diyen insan için değil. hele soğuk havaya çıkınca başım ağrır benim diyen insan için hiç değil. çünkü ben oradayken gündüzleri ortalama sıcaklık -20 ila -23 derece arasındaydı. bakın gündüz diyorum. gece bu sıcaklık çok daha düşük. hatta bu seneki kış ayı sıcaklıkları son 10 yılın en yükseğiymiş. gerisini siz düşünün artık. o yüzden gidilecek tarih kesinlikle mayıs-haziran ayları. dostoyevski'nin de romanına isim olan ve St.Petersburg'un dünyada adını duyurduğu white nights yani beyaz geceler olayı aşağı yukarı bu tarihlere denk geliyor. hava hem mevsim normallerine daha yakın oluyor (ki yine de akşamları üzerinize bi' şey almadan olmuyormuş) hem de hava neredeyse hiç kararmıyor. ben görmedim ama halkından dinlediğim olay şöyle. gece 03:00 dan 06:00'a kadar sadece bir alacakaranlık oluyor, 06:00'dan sonra hava tekrar aydınlanıyor. yani saat 24:00'da bildiğiniz gündüz gibi. elbette alışmayan insan için pekte güzel bir durum değil. normalde uyuduğunuz saatlerde hava aydınlık. bu da tabi ki uyku düzeninizi altüst ediyor. ne olursa olsun bu tarihte gidin siz. çünkü insanlar o saatlerde deliler gibi eğleniyorlarmış. bütün kış evlerine tıkılan halk kendini sokağa atıyor. yaşamak lazım. gerçi kış aylarında da farklı bir sorun var. o da havanın saat 10:00'a kadar aydınlanmıyor oluşu. bu da kolay bi' şey değil. çünkü alıştığınız saatlerde aydınlık bir hava bekliyorsunuz ama nafile. hava bildiğiniz kapkaranlık. o yüzden dışarı saat 11:00'dan erken çıkmak mantıklı değil. bu yüzden gece çok güzel eğlenin, geç yatın ve geç kalkın. çünkü St. Peter'e gelen bütün gezginler böyle yapıyor :) (gece hayatından bahsetcem, biraz sabır..)




    elbette bir venedik değil şehrin içinden geçen kanallar olarak lakin; yine de yaz aylarında gittiğinizde sizi şehrin içinden geçen irili ufaklı gezi tekneleri karşılayacaktır. aynen bunlar gibi. şehri bunlarla gezmek kesinlikle daha heyecan vericidir. buna eminim. venedik'te bunu deneyimlemiş biri olarak buna garanti verebilirim. hatta daha zevkli olacağına eminim çünkü; şehrin içinden geçen kanallar çok geniş ve etrafı görmeniz daha kolay olacaktır. bu venedik'te böyle değil. benimde işim gücüm yok St.Peter'i venedik ile karşılaştırıyorum. deli miyim neyim..

    kaldığım süre boyunca sadece bir gün hava güneşliydi. onda da zaten uzun süreler hava aydınlık kalmadığı için elimden geleni yapmaya çalıştım. ışık çok fazla olmayınca ve beyazların içinde fotoğraf çekmek bir işkence olduğundan çok detaylı fotoğraflar yok elimde diyebiliriz.


    dünyada uzak doğudan sonra metro ağı en gelişmiş ülke sanırım rusya. özellikle moskova metrosu bu konuda büyük bir üne sahip. aslında anlamak o kadar da zor değil çünkü; dışarıda -20 derece soğuk varken ve yollar tamamen buzluyken insanların yerin altında seyahat etmeleri çok mantıklı. bu durum St.Peter için de geçerli. bu şehrinde metrosu gerçekten çok gelişmiş. günün her saati çok kalabalık. insanlar metroyu gerçekten çok fazla kullanıyorlar. metroya iniş sizi biraz korkutuyor yalnız. çünkü yerin baya ama baya altında. bu yüzden yürüyen merdivenle iniş neredeyse 3-4 dk. sürüyor. nasıl bir duygu olduğunu anlatmak isterdim ama ne yazık ki metrolarında fotoğraf çekmek yasak. ciddi yaptırımları olduğu söylendi. bu yüzden hiç bulaşmadım. bu arada yukarıdaki fotoğraf metro istasyonunun girişi. dediğim gibi metrolarıyla çok övünüyorlar ve bunu da her fırsatta göstermeyi seviyorlar. hakları da yok değil. ayrıca ulaşım gerçekten de çok ucuz. bir bilet ile (25 RUB = 1.4TL) bütün metro ağını baştan aşığı gezebilirsiniz. eğer orada yaşayacaksanız bizdeki gibi aylık biletleri mevcut. akbil tarzında ve onu kullanınca daha bi ucuza geliyormuş..


    birazda tarihinden bahsetmek lazım bu şehrin. tabi tarihinden bahsetmeye başlarken yukarıdaki gibi bi fotoğraf koymak sanırım saçma oldu. kabul ediyorum. efendim şehir aslında tarihi özellikler bakımından oldukça zengin. müze gezmek ve tarihi mekanlara, eserlere şahitlik etmek için tam yerindesiniz. şehirde rusya'nın (bence avrupa'da da bu kadar büyüğü yoktur) en büyük müzesi hermitage museum bulunmakta. müze gerçekten de çok ama çok büyük. içinde tam 2.5 milyon eser bulunmakta. dünyanın en eski halısından tutunda, aklınıza gelebilecek en ünlü ressamların tabloları var burada. araştırmacılar tarafından şöyle bir hesap yapılmış. müzedeki her esere 10 sn. bile bakıp bütün müzedeki eserleri görmek isteseniz üç senenizi ayırmanız gerekir! bu yüzde sabah erkenden gidin, hızlı adımlarla ve her eserin önünde çok fazla oyalanmadan kendinizi dışarı atın. bu zaten size ortalama 5-6 sene yeter. çünkü çok ama çok fazla eser var. unutmadan eğer international student card sahibiyseniz -ki taksim'de bir yerden alınıyordu- müzeye giriş ücretsiz. sadece bu müzede değil, diğer müze ve bilet alınıp girilecek yerlerde de baya indirimler sağlanıyor. bu yüzden kesinlikle almanızı tavsiye ederim. ben zamanında 15TL verip almıştım. şimdi olsun olsun 20 TL. almakta fayda var..


    yukarıdaki bir kısmı görünen fotoğraf işte bu müzeye ait. bir de şehirde kesinlikle görülmesi gereken müzede russian museum. rusya'da yetişmiş ve sanat dünyasında adını duyuran bütün rus sanatçıların eserleri mevcut. tablolar ve heykeller gerçekten de çok güzel. girişi eğer öğrenci kartınız varsa 150RUB=8.50TL

    müzede fotoğraf çekmek serbets. o yüzden bir kaç fotoğraf koymak yerinde olur;


    çok büyük tablolar mevcut müzede. hepsinde de inanılmaz detaylar var. bunlara uzun süre bakmak film seyretmek gibi. bunu bilen müze görevlileri de karşılarına birkaç kişinin oturabileceği koltuklar koymuş. oturup dakikalarca bakabiliyor insan. bu müze içinde zamanının olmasını tavsiye ederim. çünkü öyle bi' iki saatte gezilecek gibi küçük değil.

    müzeler dışında katedraller ve kiliseler şehri St.Peter. çok ünlü ve ruslar için büyük dini önem arzeden katedralleri mevcut. çoğu müzeye çevrilmiş ve bu şekilde kullanılıyor. bunlardan en ünlüsü şehrin tam merkezinde bulunan kazansky cathederal. halen kilise olarak da hizmet veren mekan ihtişamlı yapısıyla kesinlikle görülmesi gereken bir yer. giriş ücretsiz ama fotoğraf ve videoya kesinlikle izin verilmiyor. eğer şansınız varsa bir ayine denk gelirsiniz. bu kadar tarihi bir atmosferde bir ayine şahit olmak kesinlikle etkileyici.


    bahsettiğim katedral bu işte. insanlar yazın önündeki çimlerde yayılmaya bayılıyor. e tabi onlarda haklı. bütün sene karın, buzun içinde insanın içi çürür. haklılar anam, sonuna kadar haklılar. tabi sadece bununla kalmıyor kiliseler. aslında çok fazla ilginizi çekmiyorsa girmenize gerek olmayan bir çok kilise var. içlerindeki işlemeler ve süslemeler çok güzel ama onu söyleyeyim. ne yazık ki bazılarının girişi ücretli. siz para vermeyin diye ben verdim. işte onlardan bir kaç örnek;


    elbette her şehirde olduğu gibi buranın da çok ünlü bir caddesi var; nevsky caddesi. uzun ve şehrin tam ortasından geçen bir cadde. bütün alışveriş ve eğlence mekanları bu ve paraleli olan caddeler üzerinde. baştan başlayın gezmeye değer cinsten. ama asıl güzel tarafı paraleli olan caddeler kanımca. çünkü deneyebileceğiniz bir sürü yemek mekanı mevcut. bunlar hem yöresel yemekler hem de bütün dünyayı sarıp sarmalayan çin yemekleri. ruslar çin yemeklerine özellikle de suşiye hayranlar. bu yüzden iki mağazadan birinin suşi satan bir mekan olması kaçınılmaz oluyor. normalde şehirde yeme-içme biraz pahalı. ama ne hikmettir çin yemekleri diğerlerine nazaran daha ucuz. dışarıdan bakıldığında çok lüks bir restorant gibi görünen mekanlarda tek kişi için ödeyeceğiniz menüler bu restorantlarda 150-200RUB arasından değişiyor. ayrıca çokta lezzetli..


    insanından bahsetmek lazım birazda. havanın bu kadar soğuk olduğu bir memlekette insanların bu kadar sıcak kanlı olması gerçekten de çok garip. tabi içinde bulundukları bu kürklerinde etkisi büyük :) kadınlarının güzelliği konusundaki genel yargı tamamen doğru (allahım ne kadar da açık sözlüyüm) yalnız kadınları bu kadar güzel bir ülkenin erkeklerinin meymenetsiz oluşu çok garip. allahım hiç mi yüzleri gülmez, hiç mi bi' şeyden memnun olma durumu olmaz. yok! hepsi bildiğin hapishane duvarı. insan yol sormaya bile korkuyor. hal böyle olunca da ben bütün yolları kadınlara sordum :) tercih sebebi tabi, yargılayamazsınız..


    bu fotoğrafı çekerken çok güldüm. çünkü insanlar normalde günlük spor ihtiyaçlarını bazen koşarak bazen de  spor salonlarında çalışarak giderir. e hava böyle soğuk ve karlı olunca insanların yapacağı başka şey kalmamış kayak yapıyorlar. kadın dinlenmek için durunca yanına gidip bunu spor olsun diye mi yoksa farklı bir amaç için mi yaptığını sordum. teyzem anlatı da anlattı az buz ingilizcesi ile. tamamen spor olsun diye yapıyormuş. karda koşma ya da yürümek hiç hayretmiyormuş çünkü. haksız da sayılmaz yani..


    giderken aldığım bütün tavsiyeler haklı çıktı. halk neredeyse hiç ingilizce bilmiyor. allahtan bu sene metrodaki tabelalara latin alfabesi eklenmiş. yoksa onlar dahil her yerde kiril alfabesi. aslında öğrenmesi kolay. ben üniversite'de öğrenmiştim ne zaman işime yara diyordum ki burada çıktı karşıma. küçük bir tavsiye, eğer bu ülkeye yolculuk yapacaksanız 2-3 saatinizi kiril alfabesini öğrenmeye ayırın. en azından uçakta giderken şöyle bir göz gezdirin. emin olun çok faydasını göreceksiniz..


    bu şehir kesinlikle gece güzel. fotoğraftaki aynı hostelde kaldığımız kanadalı bir arkadaş. o da fotoğrafçılıkla uğraşıyor kanada'da. gecenin ikisi olmuş bana fotoğraf çekmeye çıkmak ister misin dedi. yani asında o saatte bir pubda içiyo olmayı tercih ederdim ama iyi ki onunla gitmişim. gece çok fazla insan olmuyor sokaklarda ve dilediğiniz gibi fotoğraf çekebiliyorsunuz.


    o bulduğu güzel yapının fotoğrafı çekerken bende onun fotoğrafını çekiyordum. daha sonra ona çektiğim fotoğrafları gösterince çok sevindi. hatta ilk defa böyle bir şey olmuş. ilk defa biri onu çalışırken fotoğraflamış. çok hoşuna gitti. hemen verdim fotoğrafları kendisine. benden iki gün önce döndü ülkesine, mail atmış tekrar teşekkür etmek için. bilsem daha çok fotoğrafını çekerdim..


    burasıda kaldığım hostele giden yoldaki bir bina. gece o kadar güzel ışıklandırılıyor ki insan bakakalıyor. asında şehrin her yerinde böyle binalar mevcut. ışıklandırmalarından tutunda mimarilerine kadar kendilerine baktırıyorlar. artık hangi tarzda yapıldıkları konusunda pek bir bilgim yok lakin; üzerilerindeki süslemeler görülmeye değer..


    St.Peter'e geldiğinizde görmeden dönülmemesi gereken yapılardan biriside bu; church of the savior on blood. kaba bi çeviri ile kanlı kilise. mimarisi inanılmaz güzel. içi şuana kadar gördüğüm bir çok kilise ve katedralden daha ihtişamlı. giriş ne yazık ki ücretli, 150RUB=8.50TL eğer öğrenci kartınız varsa daha ucuz tabi ki.  geceleri de bu şekilde ışıklandırılıyor. sabahları etrafında seyyar satıcılar var. hemen arkasında da hediye almak için çok güzel küçük bir tezgah pazarı. birçok tezgah var ve sıkı bi' pazarlıkla hatıra niyetine güzel hediyeler alınabilir. en azından buradaki satıcılar ingilizce (ki bazıları türkçe de biliyor azıcıkta olsa) biliyor. pazarlık yapmaktan çekinmeyin. ben yaptım güzel oluyor..


    tabi sabahları bu kadar soğuk olan bir şehrin gecelerinin (yazar burada gece hayatından bahsediyor) sıcak olması bekleniyor haliyle. aslına bakarsanız öyle. genç nüfusu fazla bir şehir St. Peter. e gelen turist sayısı da fazla olduğundan ister istemez gece hayatı renkleniyor. nevsky caddesi üzerinden ve özellikle kazansky katedrali'nin arka sokaklarından çok güzel bar ve gece kulüpleri var. çoğunda giriş ücretsiz ama bazıları (özellikle striptiz clublar) ücretli. özellikle çarşamba, cuma ve cumartesi geceleri inanılmaz bir atmosfer var bu mekanlarda. alkol o kadar pahalı değil. örneğin 50'lik bir bira 100-120RUB=6.5-8TL arasında değişiyor.


    ben gelmeden önce yaptığım küçük araştırmada ve aldığım tüyolardan kesinlikle içilmesi gereken bira ve denenmesi gereken votkaların isimlerini almıştım. bu kozel. bir çek birası. çekçe'de keçi demek zaten. benim bildiğim üç çeşidi var. gerçekten de lezzetli bir bira. genellikle publarda draft değilde şişesi satılıyor. çek cumhuriyeti'ne gitmemiş bir bünyenin kesinlikle denemesi gereken bir bira (ümit senin içindi bu). elbette bu toprakların herkes tarafından bilinen ulusal içkisi votka. çok ama çok fazla çeşidi var. farklı tat ve sertliklerde. vokta seven bir bünye için denenesi. ama size tavsiyem bir rusla birlikte içmeyin. çünkü kendileri bunu bir gurur meselesi haline getirmiş. bu yüzden size voktayı sek içirmeye kalkacaklardır. e bu da alışmayan bir bünyeye kolay değil. illa bi rusla içecekseniz o kadın olsun. malum çirkin kadın yok rusya'da, az votka var \o/


    gelelim uğur'un geleneksel kendini çektiği fotoğraflara. yani bu sefer öyle çok fazla yok ama yine de bazılarını koyup, bu yazının da sonuna geldiğimizi belirtmek zamanıdır. bu yolculuk bana aslında çok farklı deneyimler yaşattı. hayatımda kaldığım en güzel hosteli, en güzel hostel sahibini ve sakinlerini tanıştırdı. onlarla ilgili de çokça fotoğraf var elimde onları da bi' yazıyla paylaşıcam inşallah. (bu arada bu fotoğrafta sakallar donmuş halde. yanlış fikirlere sebebiyet vermek istemem :p )




    yolculuk ne kadar çok ve farklı olursa, insanların deneyimleri o kadar çok ve farklı oluyor. bu elbette zamana ve mekana göre değişiklik gösterir; lakin bunu her türlü koşulda yaşayabilmek sanırım "gezgin" insan tanımını ortaya çıkarıyor. bunu yapabilmekten öte buna niyet etmek sanırım önemli olan. umarım hiçbir zaman bitmez içimdeki bu yolculuk isteği..


    işte böyle efendim eksi bilmem kaç derecede ziyaret ettiğim, çokça beğendiğim St. Peter. bu arada yazı boyunca hep St.Peter adını kullandım çünkü hangi rusla konuşsam bu şekilde telaffuz etti bu şehrin adını. umarım bir gün yolunuz düşer ve sizde bu şehri yaşarsınız. ve umarım o zaman yaz ayları olur..

    daha bir sürü yazacak şey var, anlatacak bir sürü anı. onları da bundan sonraki yazılarda inşallah..

    unutmadan; son fotoğraf için gelecek tepkilere karşılık cevabım hazır. ona göre saldırın. ben istemedim fotoğraflarını çekmeyi, onlar zorladı. yani insanlar fotoğraf konusunda biraz nasıl söylesem; istekli :)

    öyle işte, üşüdüm ben biraz :p




    Yıl 2010... Evliliğimizin ilk yılı dolmuş ve tatil mevsimi gelmişti.Herkesin tatil planları erken rezervasyon dönemlerinde planlanmasına rağmen bizimki gerçekleşmesinden sadece bir hafta öncesinde şekillenip kesinlik kazanmıştı.


    Bir sene önceki balayı maceramız kadar hareketli olmasa da, toplam 1800 km'lik bu "işkence" tadında gezi ve eğlence, bir salı sabahı saat 7'de Antalya Belek'e doğru yol almaya başladı."Yola bi çıktım mı durmam abi" cinsten bir sürüş felsefem olsa da bu yolda ilk durağımız eşimle üniversite yıllarımızı geçirdiğimiz Kütahya oldu.Meşhur Karavan Gözleme'de gözleme yemeden, Vazo'da fotoğraf çektirmeden, Cumhuriyet caddesinden geçmeden, 4 yıl yaşadığım evi uzaktan da olsa görmeden edemezdim.Yolumuzu yarım saat kadar uzatmasına rağmen, saydıklarımı tek tek gerçekleştirip, içimizde bir buruklukla ayrıldık Kütahya'dan.

    Başka bir durak olmaksızın saat 14:30'da Belek'e varmış, eşimin kardeşiyle buluşup, bir otele yerleşmiştik.Bütün yolun yorgunluğunu, Belek'in otellerince parsellenen sahilinden arta kalan "Halkın Plajı"nda yüzerek attık.İçinde tertemiz tuvalet, soyunma odaları, duşların, bar, market ve restoranların bulunduğu bu plaja giriş, adı "paralı" olsun diye sadece 1 TL.Arabayla ya da traktörlerin çekiciliğini yaptığı eğlenceli araçlarla merkezden 2 dakika içinde varabiliyorsunuz.Yüzmeyi Marmara'da öğrenmiş, çivi gibi sularda yüzmeye antrenmanlı, o dönemler 18'ini dolduran her gencin mecburen Bodrum'a gitmesi zorunluluğunu fazlasıyla abartıp defalarca Ege sularına girmiş biri olarak, ilk defa Akdeniz'in dalgalı ve sıcak sularına girmenin şaşkınlığı içindeydim.Dalgalardan bulanmış ama yine de temizliğinden şüphe edilemez bu suların sıcaklığı insanı çıkınca daha da bir serinletiyor.Kavurucu güneşin altında fazla kalmadan, mükemmel hazırlanmış ve 5 yıldızlı tatil köyü havasındaki bu plajdan çıkıp otelimize döndükten sonra, akşamki Anadolu Ateşi "Troya" gösterisini izlemek için hazırlanmaya başladık.Daha önce tarihi Aspendos'da oynanmasına rağmen, tarihi yapının hoplayıp zıplanmasından zarar görebileceği endişesiyle, hemen 1 km gerisine 46 günde Aspendos Arena inşa edilmiş.2 yıldır da gösterilerini burada düzenliyor "Dansın Sultanları".Antalya-Alanya yolu üzerinde, Belek'ten 8-10 km uzaklıkta olan Belkıs köyüne girdikten 1 km sonra karşılıyor sizi Aspendos Arena.Yolda Anadolu Ateşi'nin afişleri size yol gösteriyor.Gösteriden önce acıkan karnımızı doyuralım dedik ve nehir kenarında hoş bir alabalık ziyafeti çektik kendimize.
    Ala-balık keyfinin ardından, kala-balık Rus ve Alman turistlerin arasında yerimizi aldığımız, "anlatılmaz yaşanır" bir gösteri izledik o gece.Daha sonra Belek'in şirin merkezindenki 01 Adana Ocakbaşında geç saatlere kadar yemek yedik ve günün kritiğini yaptık.Yorucu ve eğlenceli günün ardından ertesi gün planlarımızı yapıp dinlenmek üzere otele döndük.


    2. gün:Bugün, Kemer-Kumluca Yolu üzerinde 2 saatlik bir yolculuğumuz var.Planımız; antik kent Olympos'da konaklamak, Çıralı'da Yanartaş'ı, Adrasan'ı ve yine antik kent Phasilis'i görmek.


    Manzaralı Kemer yolunda önce Phasilis, ardından Olympos geliyor.Fakat biz Phasilis'i sonraya bırakıp, Olympos girişinden aşağı dalıveriyoruz.Kumla-Karacaali sahil yolunu andıran fakat aşağı sürekli bir inişi olan bu yol yaklaşık 10 dakika sonra bizi ilk konaklama yerlerine eriştiriyor.Denize uzak olan bu kısım aynı zamanda Adrasan yol ayrımı.Adrasan'ı da sonraya bırakıp, ikiye ayrılan yolu Olympos'a doğru tercih ediyoruz.İlk olarak yolun sol tarafında, adından çok bahsedilen ve daha önce bir kere yangın yaşamış Kadir'in ağaç evleri karşılıyor bizi.Toprak ve taşlı yolda aşağıya doğru devam ediyoruz.Daha önceden yerimizin ayrıldığı ağaç evlerin bulunduğu pansiyona varıp yerleşiyoruz.Ardından bu mistik tatil yerini keşfe çıkıyoruz.Sahile doğru yola koyuluyoruz, fakat saat 19:30 itibariyle ören yerinin içinde bulunan sahil kısmı ziyaretçilerini yarın ağırlamak üzere kapanıyor.

    Ağaç evimize dönerken, doğaçlama gerçekleşen tatilimize yön verecek bir stand görüp yarın için bir tekne turu satın aldık.Akşam yemeğinde garip aşçının bizim için hazırladığı; körili hint pilavı!, şehriyeli tavuk(çorba değil)!, mayonezli kısır! yedikten sonra, fotoğraf makinemizi de sırt çantamıza alarak Çıralı'ya doğru yola çıktık.



    Efsanelere konu olan Yanartaş'da sucuk yapmak eminim, biz Türkler'e özel bir şeydir ki, güzelce kurulmuş doğal mangalımıza bakan turistlerin bu şaşkınlığı beni hiç yanıltmadı.Gece sabaha kadar kalınası yer olan Yanartaş'ın manzarasını tripod olmadığı için çekememenin üzüntüsüyle aşağı iniyoruz.Çıralı yokuşunu çıkıp 500 m geri dönüp, Olympos'a iniyoruz.Ağaç evimizde üzerimizi değiştirdikten sonra, kurumuş nehirden karşıya geçip ormanın içindeki bara gidiyoruz.Sürekli Beşiktaş'lı olduğunu vurgulayan çılgın bir dj eşliğinde, Orange Bar'ın dibine vuruyoruz.


    3.gün:Sabah 9:30 da tekne turunun minibüsüne binip, karadan Kaş istikametine doğru yola çıktık.1,5 saat sonra Üçağız köyüne varıp tekneye bindik.


    Akvaryum Koyu, Tersane Koyu, Korsan Mağarası gibi yerleri görüp, her koyda yanımıza gelen Algidacı-balıkçı kıvamındaki teknelere hayretle baktık.Bu koylardan birinde yanımıza ağaç sandalıyla gelen 70'li yaşlarında bir teyze vardı ki gerçekten bizi çok şaşırtmıştı."Deniz kabuklu pareolarım var" deyişi kulaklarımdan gitmiyor.















    Bol bol masmavi sularda yüzdükten sonra, Simena(Kaleköy)'ya vardık.Merdivenlerle yukarıdaki tarihi kaleye çıkarken sağlı sollu evlerin önlerine tezgah açmış el emeği göz nuru işlemeli örtü, incik boncuk satan köy halkı ile karşılaşıyorsunuz.













    Kendinizi bu renkli ortamdan alıp biraz daha çıkabilirseniz kaleye varıyorsunuz.

    Surların hemen altında antik bir mezarlık mevcut.Ölünce gömülmek isteyeceğim mezarlıklar listemde Karacaali'yi ilk sıradan ikinci sıraya düşüren antik bir mezarlık burası.İnanılmaz bir manzara eşliğinde antik mezarlar, olağanüstü fotoğraflar veriyor.Karadan ulaşılamayan bu köye özel motorlar ya da tekne turlarıyla gelebilir, pansiyonda konaklayabilir, sizi getiren motor ya da tekne ile geri dönebilirsiniz.Simena'dan sonra başladığımız yere geri dönüp Üçağız köyüne yanaşıyoruz.Minibüse bindiğimizde teknenin etkisi henüz geçmemiş hala sallanıyorduk.Olympos'a vardığımızda saat 21:00 olmasına rağmen kaldığımız yerin sahibesi ve garip aşçımız o günün garip yemeklerini bize de sunmaktan çekinmiyor.Ardından Gölge Bar, yoldan geçerken içeriden gelen kırmızı renk ve muhteşem müziği ile bizi içeri çekiyor.Gidecek olanların mutlaka uğraması gereken bir yer olduğunu üzerine basa basa söyleyebilirim.Eğlenceli bir grup sahnedeydi gittiğimizde ki sanırım bu eğlence oraya sürekli hakim...


    4.gün:Ağaç evimizi terk edip Olympos'un tarihi kalıntıları arasında kaybola kaybola sonunda küçük bir derenin döküldüğü eşsiz denize ulaşıyoruz.Hafif dalgalı fakat kumu az olduğu için bulanıklıktan çok uzak ve tertemiz bir deniz karşılıyor bizi...


    Denizden gelen teknelerin botlarla kıyıya yanaşıp antik kalıntıları ziyaret edebilmeleri için ören yerinin bir de sahilden kapısı mevcut.Antik kentin içinden geçen derenin denize döküldüğü yerde su, bir soğuk bir sıcak.Denizin içinde dururken bir bacağınız sıcakken diğeri buz kesebiliyor.Denizden çıktıktan sonra bu dere ile denizin buluştuğu yere havlularımızı serip ayaklarımızı buz gibi dereye uzatıp güneşleniyoruz.Ardından derenin içine girebilme cesaretini gösterenler yere uzanıp durulanabiliyorlar.İnanın bu soğuk su insana çok iyi geliyor.


    Olympos'dan çıkıp Adrasan'a dönecekken bir önceki gün rehber kızın "Adrasan'da görülecek bir şey yok" sözleri bizi Phasilis'e doğru yola çıkarıyor.Bugün diyorum ki siz bu hataya düşmeyip 1-2 saat ayırıp orayı da görün.Eminim pişman olmazsınız
    Phasilis tarihi kalıntılarıyla Olympos'dan daha da ayakta karşılıyor bugün bizi.

    Pazar meydanı, amfi tiyatro, hamamlar, neredeyse kullanılır durumda.Eski liman kenti olan Phasilis'in üç ayrı koyu mevcut.Burada da denize girmek için mola veriyoruz.





    Ardından Belek'e doğru yola çıkıyoruz.Otelimize varıp bu akşam yaşanacak olan Anadolu Ateşi gösterisi için hazırlık yapıyoruz.





















    Hınca hınç dolu gösterinin tadını çıkarttıktan sonra müdavimi olduğumuz 01 Adana Ocakbaşı'nda yemek ve Belek şehir merkezi turu ile geceyi İngiliz bir bayanın sahibeliğini yaptığı Pasha barda noktalıyoruz.


    5.gün:Bugün biraz yüzüp, plajda çok kalamadan aylak bir gün geçiriyoruz.Oteldeki sakin havuzun keyfini yalnız başıma çıkarıyorum.Kendimizi yarınki rafting için dinlendiriyoruz anlaşılan...


    6.gün:Alanya yolundaki Köprülü Kanyon'da rafting yapmak için yola çıkıyoruz.Fakat önce Sümer Tilmaç'ın Sanatçı Köyünde güzel bir kahvaltı yapıyoruz.Nehir kenarında dolu dolu bir kahvaltı yapıp Sümer Tilmaç'ı göremeden Köprülü Kanyon'a doğru yola çıkıyoruz.Yol üzerinde karşılaştığımız rafting şirketlerinin çığırtganları, kendimiz şehirler arası yolcu terminalindeymiş gibi hissettiriyor.İçlerinden biriyle anlaşıp can yeleklerimizi giyiyoruz.



    Artık hazırız...Kanyonun kaynağına doğru akıntıya ters, 800 m kürek çektikten sonra, artık bu buz gibi suların başlangıcındayız.Bu kısma kadar fotoğraf makinesi taşımak kabul edilebiliyor.Fakat dönüş yolu için tehlikeli.Bu güzelliğin tadını çıkardıktan sonra başladığımız yere döneceğiz.Fakat dönerken gördüğümüz her kayalıkta buzz gibi suya 1-2 intihar girişimi gerçekleştirmeden edemiyoruz.













    Başladığımız yerden bu kez, nehrin aktığı istikamete kürek çekiyoruz.Toplam yolculuk 2,5-3 saat sürecek.Toplam mesafe 14 km...Coşan nehirle birlikte ıslanıp, o durulduğunda biz de durularak, arada bir nefes alıyoruz...Nehir kenarında, çardaklar altına kurulmuş çadırlara bakıp bakıp iç geçirerek ilerliyoruz .Tam güneşten yandık derken, yine coşuyor nehir ve serinliyoruz..Serinleyemediğimiz yerde anlayışlı rehberimiz Gusto !(tamamen uydurdum, bildiğin Antalyalıydı kendisi)durup nehrin buzzz gibi sularına girmemize izin veriyor.Akıntı kenardan 1 metre uzaklıkta bile sizi götürecek kadar kuvvetli.O yüzden olduğunuz yerde batıp batıp çıkmakta fayda var.


    Sonunda 14 km'lik rota bitiyor ve muhteşem güzellikteki Köprülü Kanyon'u Toroslar'ın manzarasıyla başbaşa bırakıp Belek'e doğru yola çıkıyoruz.


    Son gün:Bursa'ya dönme vakti...Her sevincin her kederin/En ölümsüz sevgilerin/Sonsuz denen göklerin/Herşeyin bir sonu varsa diyor İlhan İrem (abovvv ağır oldu),Bizim de tatil bugün son buluyor.Dönüş yolunda, daha önce gözümüze takılmış olan Kurşunlu Şelalesi'ni ziyaret etmeden geçemedik.Karacaali ve Kumla'daki şelalelerle karşılaştıracak olursak, bizimkiler belki de daha güzel olmasına rağmen turistik bölgede olmadığı için tesisleşemeyip ören yeri statüsü kazandırılmadığı için bugün sadece yerlileri bilinebiliyor.

















    Kıssadan hisse:
    -Ne işim var böyle yerlerde.Giderim tatil köyüne, yerim yerim yatarım:Bunu demek için sanırım daha çok yaşlanmam lazım.
    -Tavsiye eder miyim?:Sadece aynı yerlere bile tekrar giderim.Ama tek seçeneğim olsa, Kaleköy'e gidip 2 gün orada mahsur kalırdım.Kalenin altındaki antik mezarlığa çadır kurup manzarayı seyrederdim.İnanın böyle bir güzellik yok...
    Ve diğer fotoğraflar:


































































































    Kızıldeniz
    Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim :)

    Size gene uzun bir aradan sonra ama bu sefer uzak bir yerden merhaba diyorum. 

    Yaklaşık 3 haftadır işim sebebi ile Suudi Arabistan'ın Cidde şehrindeyim. 6 aylık bir proje için buraya geldim. 10 gün burada çalışıp 4 gün İstanbul'da olmak üzere bir çalışma takvimim var. Bu nedenle çok da kötü bir seyahat programı değil aslında. Ama burada kaldığım 10 gün boyunca sadece 1 gün dinlenebiliyorum ama 4 gün İstanbul'da olmak için değer açıkcası :)

    Bu nedenle de uzun zamandır blog'u güncelleyemiyordum. Kısmet bugüne imiş.

    Cidde nasıl diye soracak olursanız, ben nispeten beğendim diyebilirim. Açıkcası buraya gelmeden önce beklentilerim gerçekten çok düşüktü ve kendimi en kötüsüne hazırlamıştım. Bu nedenle de nispeten beğendim diyebiliyorum.


    Ama neyini beğendin diye sorarsanız verecek bir cevabım yok açıkcası. Şehir çok yassı bir şehir öncelikle ve oldukça da büyük. e tabii bu kadar toprak olursa ben de yayılırdım her yere :)

    Öncelikle burası küçük Amerika diyebilirim. Caddelerin genişliğinden tutun, gördüğünüz arabalara, markette satın aldığınız ürünlere ve binalarda kullanılan malzemelere kadar herşey Amerikan. Okul servisleri filmlerde gördüğümüz sarı otobüsler, polis arabaları 90'larda çevrilmiş olan filmlerde gördüğümüz büyük Amerikan polis arabaları... Gerçekten Küçük Amerika burası. Zaten herşey hem Arapça hem de İngilizce yazıyor her yerde, sokak tabelasında ve uyarılarında bile bu böyle!

    Kadınlar ve erkeklerin hayatında oldukça keskin ayrılmış çizgiler var, çalıştığımız ofiste kadınların asansörü ayrı mesela, erkekler de tek başlarına her saatte her restaurant'a veya alışveriş merkezine giremiyor çünkü aile saati denilen zaman dilimleri var. Hemen hemen her yerde aile girişleri ve bekar erkek girişleri ayrılmış durumda. O açıdan oldukça farklı bir deneyim.

    Şehirde hemen hemen her ufak meydan gibi yerde bir heykel var mutlaka, o nedenle de açık hava müzesi deniyor aynı zamanda.

    Beni şaşırtan bir başka konu ise şehirde çok fazla camii'nin olmayışı. İstanbul'da neredeyse 50 metre'de bir camii varken burada her mahallede bir tane var ve emin olun "district" dedikleri mahalleler oldukça büyük. Camii sayısı az olmasına rağmen gördüğüm tüm camiiler bizim ülkemizdekilerin aksine oldukça kısa minareli ve her biri bir diğerinden değişik mimarilere sahip camiiler. Ve hepsi birbirinden güzel.

    Fotoğraf konusuna gelince. Uzun yıllar fotoğraf çekimi yasakmış ülkede. Ama cep telefonlarındaki kameraların kullanımı arttıkça fotoğrafa nispeten alışılmış ve en sonunda bu yasağı kaldıran bir kanun çıkmış. Ama gene de insanlar siz bir manzara veya şehir fotoğrafı çekerken size terslenebiliyorlar veya Din Polis'leri başınızda bitiverebiliyor. Bunun sonucu fotoğraf makinanıza el konulmasına kadar da gidebiliyor. Tabii ben bütün bunları sadece anlatılanlardan ve okuduklarımdan biliyorum, anlatanların yalancısıyım. Hiç başıma gelmedi çünkü elime makinamı alıp sokağa çıkmaya açıkcası korktum. Bir de ofisten çıkıp otele geldiğimde zaten hava kararmış oluyordu. Bu da sadece dinlendiğim tek gün olan bir Cuma fotoğraf çekebileceğim anlamına geliyor.

    Öte yandan gezilecek çok bir yer yok, herkesin önerdiği bir yer var, o da eski şehir merkezi (Al-Balad) ama oraya daha gidemedim açıkcası. Burada kaldığım ilk haftasonunda dinlendiğim tek gün olan Cuma günümü Kabe'ye giderek değerlendirmeye karar verdim çünkü.

    Kabe, Cidde'ye 45 dakika mesafede. Biz de o Cuma sabahı erkenden arabay atlayıp Kabe'ye gittik. Ve tabii ki gene korktuğum için yanıma makinamı almadım. Ama allahtan yanımda cep telefonum vardı ve o sayede sizlerle birkç fotoğraf paylaşabileceğim.

    Kabe gerçekten çok etkileyici, ana giriş kapılarından tutun içerideki işlemeler ve mermerler hakikaten muhteşem. Ve tüm bunların ötesinde insan huzur duyuyor orada o kalabalığa rağmen. Ve aynı zamanda teknolojiden de faydalanılmış Kabe'de. Neden derseniz, şu anda burada kış olmasına rağmen bugün hava 35 derece idi ve bu sıcaklık yazın rahat 60 dereceleri buluyormuş. Kabe'nin içine girdiğiniz zaman ayakkabılarınızı çıkarmanız lazım, tavafı da ayakkabısız yapıyorsunuz. 60 derecede pişen o mermerler hacıların ayaklarını yakmasın diye alttan soğutma sistemi koymuşlar mesela. Her yerde soğuk hava buharı üfleyen aletler ve pervaneler de var. 

    Bir de şehirde görülmesi gereken bir başka yer, Cidde Çeşmesi.. Bu çeşmenin ya da fıskıyenin özelliği suyu 260 metre yukarı kadar fırlatıyor olması ki bu da dünyadaki en yükseği. 260 metreyi şu şekilde gözünüzün önüne getirin, İstanbul'daki Safir'in binasından bir 20-30 metre daha tepeye çıkıyor sular :)



















    Şimdilik benden bu kadar, umarım yakında daha fazla fotoğraf çekip paylaşabilirim.(Tüm fotoğraflar iphone ile çekildi ve sadece iphone'daki snapseed programı ile bazı ufak işlemeler yapıldı - Cidde Çeşmesi hariç)


    Ana giriş kapısı
    Kabe'yi tamamen çevreleyen 3 katlı
    yapının içi
    Kabenin etrafında eski tarzda inşa
    edilmiş oteller

    Cuma namazından çıkan kalabalık










    Nette sörf başlı başına bir ilham kaynağı olabiliyor.

    Zeytin hakkında nette araştırma yaparken, bağlantısını tam hatırlayamadığım bir şekilde Giacometti heykellerinin peşine düştüm. Görsel aramalarından da Bresson’un Giacometti’yi sokakta sağanak altında fotoğrafladığı bir kareye denk geldim.

    Dışarıda benzer bir yağmur var; eve dönüşü büyük bir mutluluğa çevirmek için bu fotoğraf yeterli sebep…

    Sevgililer Günü için çok yoğun anarşistlikler planlayınca (detaylar burada), geçtiğimiz haftasonunu dağlarda geçirmek istedim. Maksadım ABD’nin doğusunu boyuna kesen (ve bir ara yürümeyi çok istediğim) meşhur Appalachian Patikası‘nın New Jersey dolaylarına denk düşen bir yerinde kamp yapmak idi. Neden New Jersey? Bilmiyorum. Neden olmasın.

    Geçenlerde araba aldım ben. Anlayacağınız, bunca yıldır finans sektörü ile hiçbir ilişkisi olmamış ben kişisi de sonunda bankaların ağına düştü. Acımız büyük. Kredi başvurusu yapmak benim için gerçekten çok üzücü bir deneyimdi. Bu acıyı aklıma estikçe oraya buraya giderek dindirmeye çalışıyorum. Çünkü gitme halinde olmanın heyecanı her tür üzüntüyü unutturacak türden bir şey. New Jersey’deki bir dağ başının da bir eksiği yok.

    Cep yayınları dinleyerek (bu sefer özellikle bu cep yayınından dinledim) geçen bir yolculuğun ardından New Jersey’e vardım.

    New Jersey endüstriyel yaşantının çapaklarından uzak bir eyalet değil. Hatta ABD’nin en kirli havasına sahip eyaletlerinden birisi. Fakat nüfus yoğunluğunun çok düşük olduğu bölgeleri de var. Hatta gerçek New Jersey benim gözümde tam olarak aşağıdaki gibi bir yer:

    New Jersey’e varmıştım varmasına, fakat saatler ilerledikçe hava hızla kamp yapmak için elverişsiz bir hal almaya başlamıştı. Üstüne gece için karla karışık yağmur, sabaha karşı da don beklendiğini öğrendiğimde kamp olayı benim için bir alternatif olmaktan çıktı.

    Üzülmedim ama.

    Çünkü madem kamp yapamayacaktım, o zaman Aram’ı ziyaret ederdim. Belki de asıl gayem en başından beri bu idi.. Bilemiyorum. Gayelerini bilen bir insan değilim.

    ***

    Aram New Jersey’in kırsal kesimindeki küçük çiftliğinde karısı ve keçileri ile yaşayan bir marangoz. Kendisi ile geçen haftalardan birisinde tanışmıştık. Çiftliği tam bir yol geçen hanı. Yıllar içinde oradan buradan satın alıp içini yeniden tasarladığı, dışı alüminyum kaplama olan eski usül airstream karavanlar küçük arazisinin bilimum yerlerine serpiştirilmiş halde. Çiftliğin rasgele misafirleri bu karavanlarda konaklıyor, kâh çiftlik işlerine yardımcı oluyor, kâh sessizce oturup kafa dinliyorlar. Aram’ın insanların çiftliğinde konaklamasından maddi bir çıkarı yok (“buraya kadar gelmiş herkesin başımın üstünde yeri var” diyor), Aram’ın bu işten elde ettiği manevi çıkarının ise benim New Orleans günlerimdeki Couch Surfing deneyimilerinden edindiğime benzer bir şey olduğunu düşünüyorum. Sen güzel insanlara gidemiyorsan, güzel insanları sana getir.

    Aşağıda bir cüce kralı gibi görünen kişi Aram. Yanındaki de Jakob. Arkadaşı.

    Yukardaki fotoğrafa dair aklımda kalan iki ayrıntıdan ilki bilgisayarın sağ tarafında görünen kavonozun içindeki fırçalar. Aram onları sakallarından yapmış (heheh). Bir ara, ressam olan karısını nasıl o fırçaları kullanmaya ikna etmeye çalıştığını anlatıp gülüyordu. Diğer ayrıntı ise Jakob’un bilgisayara bakan yüzüne yerleşmiş olan, hafif gururlu, hafif hüzünlü “vay anasını” bakışı. Neye baktığını anlatayım, belki siz de öyle hissedersiniz:

    Bu ak sakallı amcamız 1950′li yılların başlarında Hırvatistan’da bir genç iken, o dönemin otomobillerinin tahtadan gerçekçi maketlerini yapıp Almanya’da çok yüksek ücretlerle satarak geçinirmiş. Epey de ünlüymüş hani. Sırf özel sipariş ile filan çalışırmış. Sadece tahta kullanarak yaptığı maketlerin kapıları açılır kapanır, direksiyonlarını çevirince ön tekerlekleri dönermiş. 1970′te ABD’ye geldikten sonra el emeği göz nuru olana kıymet verilmeyen yeni dünya topraklarına vardığını kısa sürede kavrayıp başka işlere yönelmiş. Aradan geçen yıllar model araba günlerinin anılarının üstünü örtmüş. Fakat geçenlerde, Jakob’un araba sattığı ailelerden birisinin çocuğu Jakob’un izini bulmuş ve Jakob’a yıllar önce yaptığı model arabanın değişik açılardan çekilmiş fotoğraflarını içeren bir bellek kartını hediye olarak göndermiş. Ne kadar ince bir hareket yalnız…

    Vardığımda Jacob saatlerdir baktığı bu fotoğraflara bakmaya devam ediyordu işte. Yaşlı insanların hüznü de mutluluğu da bir başka oluyor.

    ***

    Geceyi geçireceğim karavana doğru yürürken durup bir fotoğrafını çekmek istedim. Jacob bana arabalarını gösterirken Aram karavandaki ısıtıcıyı çalıştırmış, ışığı da gece vakti bir tatsızlık çıkmasın diye yanık bırakmıştı. Dolunay, yıldızlar filan ile beraber pek huzurlu görünüyordu her şey. Fakat hava o kadar soğuktu ki aşağıdaki titrek fotoğrafı öpüp başıma koydum.

    Çok yorgun olduğum için fazla inceleyemediğim bu minik karavana sabah kalkınca göz attım. Artık karavan olayının bağımlılık yaratma potansiyelini çok net bir şekilde görebiliyorum.

    Bu minicik arkadaşın içinde yatak, ocak, tuvalet, lavabo, gibi temel ihtiyaçların yanında kanepe, masa, elbise dolabı, çekmeceler filan gibi çok da zaruri olmayan ihtiyaçlara bile yer bulunmuştu.

    Uzun uzun 4 metreye 2.5 metrelik bu alandan daha fazlasına ihtiyacım olmamasına rağmen hayatımdaki kalabalık ve gereksiz yayıntı üzerine düşündüm.

    ***

    Ertesi günün büyük bir kısmını Aram ile sohbet ederek geçirdim. Bir ara -onca felsefe, politika sohbeti arasında fani bir detay olarak- aklıma diş fırçamı getirmeyi unuttuğum geldi. En yakın marketin nerede olduğunu sordum. Aram salata yapıyordu. Soruyu duyunca bir şey demeden içeri gitti. Birkaç dakika sonra döndü ve elindeki geyik omurga kemiğini çat diye önme koydu. Üstüne de ismimin baş harflerini yazdığı bir diş fırçası yerleştirdi. Sonra arkasını dönüp salatasını yapmaya devam etti. Kazık kadar adamım, böyle durduk yerde “burası benim evimmiş meğersem” şeysi yaşadım. Belki de evimdir gerçekten. Evinin neresi olduğunu bilen bir insan değilim.

    ***

    Aynı gün yakınlardaki bir derenin yamacında yedim öğle yemeğimi.

    Hava buz gibiydi.

    Ama yine de oturdum düşündüm yani.

    Tiger got to hunt, bird got to fly; Man got to sit and wonder ‘why, why, why?’ Tiger got to sleep, bird got to land; Man got to tell himself he understand.

    (“Kaplan avlanmak, kuş uçmak, insan ise oturup ‘neden, neden, neden?’ diye sorgulamak zorunda. Kaplan uyumak, kuş konmak, insan ise kendisine anladığını söylemek zorunda”)

    – Cat’s Cradle, Kurt Vonnegut.