
Fotoğraf: Ryan McGinley



Ankara saat kurulmuş gibi 1 Eylül’den itibaren soğumaya başlıyor. Bir gün önce olan havayı sonbahar başlayınca bulamıyorsunuz. Tatiller yapıldı, gezildi, görüldü, yenildi, içildi, fotoğraflar çekildi, bir daha yeniledik kendimizi, döndük yine kendi dükkanımıza. Yeni sezonda neler olacak, neler bitecek şimdiden bilinmez ama yine de sağa sola bakalım nerede ne var…
Murat Germen’in 26 Mayıs’ta İstanbul Modern’de açmış olduğu sergi bu ayın 16’sında sona erecek. 2 hafta var gidip görmek için.
Uzun pozlama çalışmaları ile tanınan iki fotoğrafçı Alper Çukur ve Yalçın Varnalı’nın fotoğraf sergisi “Lost in Time” 9 Ekim’de İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde açılacak. Meraklıları için güzel bir sergi olacağından eminim.
Ağustos ayında yazamadım ancak Fototrek’te İstanbul Fotoğraf Geçidi 2010 etkinlikleri kapsamında Ozan Sağdıç’ın 7 Ağustos’ta açılmış ve 16 Eylül’e kadar sürecek olan “1950’lerin İstanbulu” isimli sergisi o döneme Ara Güler’in gözünden bakmaktan sıkılıp yeni bir göz arayanlar için güzel bir alternatif olacak.
Burcu Göknar Türkiye’de az bulunan bir çalışma ile hem sergisini açtı hem de bu çalışmanın kitabını çıkardı. VEFA isimli çalışma VEFA amatör futbol takımının siyah beyaz hikayesi. Yayıncı Fotoğrafevi.
Gördüğünüz üzere İstanbul’da bir gün içinde dolu dolu gezip görülebilecek bir çok sergi, etkinlik vs var. Ankara’ya dönecek olursak henüz hiçbir yerde hareket görünmüyor. Sonbahar yaklaştıkça Abant, Yedigöller gezileri başlar, bol bol fotoğraf çekilir, ayın fotoğrafları için makineler elde sokaklar arşınlanır. Sergilerden, salonlardan, projelerden hiçbir haber yok. Sahi geçen sene açılan bir CER Modern vardı ne oldu ona?
Daha iyisini yapabilmek her konuda önemli sanırım. Çeşme’nin günün ikinci dalışları için en iyi yerlerinden birisi Yatak Odası isimli dalış noktasıdır. Yatak Odası, Makri adasında bulunan bir sualtı mağarasıdır. Dalışa başladığımdan beri, buraya belki de elliden fazla dalış yapmışımdır, akdeniz foku’ndan böceğe, lipsozdan büyük balık sürülerine ve orfozlara kadar değişik ziyaretçilerini de hayranlıkla izlemişimdir.
Burada çektiğim yüzler hatta binlerce kare fotoğraftan hiç birisini yukarıdaki kare kadar sevmedim. Bu kare Yatak Odası Mağarası’nın benim kafamdaki görüntüsüne en yakın olan hali. Bu fotoğrafta modelliğimi yapan sayın hocam Mehmet Huz’a çok teşekkür borçluyum. Her zaman söylenir, çekeceğiniz fotoğrafı modelinizle konuşup kararlaştırın, sualtında modelinizle iletişiminizi koruyun, rastgele fotoğraf çekmeyin. Bu kare için öyle uzun uzadıya konuşmadık, hatta hiç konuşmadık neredeyse, kendisi de sualtı fotoğrafçısı olan Mehmet hoca zaten hiç bir söze gerek kalmadan durması gereken şekilde durması gereken yerde duruyordu.
Epeyce bir kare çektikten sonra mağaranın dibine çekilip flaşımı kapattım, kareyi arka plan ışığına göre pozladım ve Mehmet hocanın Hartenberger fenerinin mağara duvarını aydınlatmasını bekledim. Bu fotoğrafı çok seviyorum, arka tarafın soğuk maviliği ile mağara duvarının tek noktasının sıcak aydınlığı bana farklı duygular veriyor. Bu fotoğraf bana dalmayı neden çok sevdiğimi hatırlatıyor.
O nedenle, hazır yeri gelmişken bu fotoğrafa kadar olan süre içinde benimle birlikte dalan, dalmayan, fotoğraf konuşan , konuşmayan, bana bir şeyler öğreten, beni dinleyen, dinliyormuş gibi yapıp bildiğini okuyan, benimle gülen, söyleyen, ağlayan herkese teşekkür ederim.
Namaste,
Merhaba;
Uzun uğraşılardan sonra kitap sonunda çıktı, prova baskısı olarak aldığımız dijital kopyaya göre öylesine iyiydi ki bir süre elimde evirip çevirip incelemekten kendimi alamadım. Tam tatil öncesinde elime geçmesi hoş bir sürpriz oldu, yayınevinden bir kaç kopya aldım ve Çeşme’de dostlarıma o bir kaç kopyayı verebildim. Aldığım yorumlar beni o kadar sevindirdi ki inanmazsınız.
Uzun zamandır beklediğim güzel bir tatili sevdiklerim ve dostlarımla ve denizle geçirebilmiş olmak son zamanlardaki bütün aksiliklere rağmen hoş bir değişiklikti. Arada dalışlarda bir kaç kare fotoğraf çekebilme şansım da oldu.
Tatil denilen şey ne kadar güzel olursa olsun maalesef sonunda bitiyor, biz de hayatımızda gelişecek yeniliklere karşı güç kazandığımız bu bir haftayı geride bırakıp kürkçü dükkanına döndük. Bu kısacık tatilin aklımda kalan artılarından bir tanesi Dalyan Ladin Otel‘di temizliği, hizmet kalitesi, yemekleri ve plajını övecek söz bulamıyorum. Tatilin bir başka güzelliği de eşim ve kızımla birlikte dalış yapabilme şansımın olmasıydı, neredeyse bir yıldır bu fırsatı bulamamıştık. Bu arada aklıma gelmişken Deviantart’da influence map ile ilgili hoş bir meme var. Ben linkteki şablonu kullanarak kendi etkilenme haritamı çıkarttım şuracıkta duruyor.
Siz de o linki kullanarak kendinizinkini hazırlayabilirsiniz. Neyse kitap diyorduk konu nerelere geldi, evet kitap sonunda çıktı ve asıl macera şimdi başlıyor. Bakalım okuyanların tepkileri nasıl olacak. Arka kapak fotoğrafı için Sn. Mehmet Huz’a teşekkür ediyorum, fotoğraf Fethiye’de çekildi ve model benim. O sırada neyi fotoğrafladığımı hatırlamıyorum ama bu fotoğrafın bir gün gelip de kitabımın kapağında olacağını hiç düşünmemiştim doğrusu.
Kitabı online olarak edinebileceğiniz mecralar şunlar :
netkitap ; kitapyurdu.com ; imge kitabevi ; pegem.net ;
ilk nokta kitabevi ; pandora kitabevi ; kitapadresi.com ;
okuoku.com ; kitapyuvasi.com ; kitapturk.com ; ideefixe kitabevi
Kısa bir süre sonra D&R ve diğer kitabevlerinde de bulunabilecek. Evet şimdilik bu kadar, kendinize iyi bakın.
Namaste,
Oğuz Atay’ı çok severim ben. Şu gezegenin topraklarını çiğnemiş bir numara insanlardan birisidir. Gerçek okur kitlesine öldükten sonra ulaşmış kendisi. Bir gün Necdet Yücel, Oğuz Atay’ın ölümünden neredeyse 33 yıl sonra elime “Korkuyu Beklerken” isimli öykü kitabını tutuşturup “bunu oku” demişti. “Peki” demiş, okumuştum. Oluyor bazen öyle. Sıradan bir günde, Oğuz Atay ile tanışıveriyorsunuz.
Kurt Vonnegut’ı da çok severim ben. O da Oğuz Atay gibi birisi (ikisi de benin lûgatında baba özlemine tekabül ediyor).
Amerika’da dünyaya geldiği ve İngilizce yazdığı için Oğuz Atay gibi sessiz olmamış onun çıkışı. Hoş insanın sözlerinin o ölmeden duyulması makus kaderden midir yoksa zengin talihten midir pek bilemediğim yaşlarımdayım. Ama Vonnegut öyle. Siz mesela tutup “Kurt Vonnegut ayrı, Oğuz Atay ayrı” diyebilirsiniz. Bir kulağımdan girer, diğerinden çıkar. Ben de sizin gibiyim işte. Bazen gerçekten umursamıyorum. Keşke sizin gibi olmasam da ikimiz de farklılıklarımızla mutlu olabilsek… Mesela.
Dün gece Vonnegut’ın Slaughterhouse Five isimli romanını okuyordum. Bir yerinde şuna rastladım:
(…)
Yıllar boyunca tanıştığım insanlar bana sık sık ne üzerine çalıştığımı sordular ve ben de çoğunlukla Dresden ile ilgili bir kitap üzerine çalıştığımı söyledim.
Bir keresinde bunu film yapımcısı olan Harrison Starr’a söyeldiğimde, kaşlarını kaldırıp sordu: “bu savaş karşıtı bir kitap mı?”
“Evet”, dedim, “sanırım”.
“İnsanların savaş karşıtı kitaplar yazdıklarını duyunca onlara ne diyorum biliyor musun?”
“Bilmiyorum. Ne diyorsun Harrison Starr?”
“Diyorum ki, ‘neden bunun yerine tektonik hareket* karşıtı bir kitap yazmıyorsun?’”.Elbette kast ettiği şey savaşların her zaman olacağı, onları durdurmanın olsa olsa tektonik hareketi durdurmak kadar kolay olduğu idi. Buna ben de inanıyorum.
Hem ayrıca savaşlar buzullar gibi gelmeye devam etmeselerdi dahi, bizim yaşlı ölüm orada olmaya devam edecekti.
Bunu söylemiş olan birisinin bile ölüyor olduğunu bilmek insanın kalbini kırıyor.
Neyse.
Aslında geçtiğimiz günlerde referandum ile ilgili bir yazı yazmaya niyetli idim. Teması da kafamda hazırdı: Bilenlerin duymaya ihtiyacı olmadığı, bilmeyenlerin ise büyük olasılık saçma bulacağı şeyler söylüyor olma olasılığını boşverip referandum üzerine çok şeyler söylemek teması.
Mesela “Sevgili bu referandumun ardından rezilliğinden pek bir şey kaybetmeyecek olan militarist, seksist, azınlık hakları ve özgürlükler ucubesi olan Türkiye Cumhuriyeti anayasasının üç-beş maddesine çekilecek makyaj ile bir şeylerin gerçekten daha iyiye ya da gerçekten daha kötüye gideceğine inandığı için omuzlarına ulvi bir sorumluluğun yükünü yüklenmiş bir derviş edası ile her yerde herkese ‘işin doğrusunu’ anlatan futbol severler,” gibisinden bir giriş yapacaktım belki. Sonra dargın bir gelişme, kucaklayıcı bir sonuç da yazacaktım muthemelen. Alıntılar yapacaktım. İthamlarda, atıflarda bulunacaktım. Başınıza Noam Chomsky dede kesilecektim. Sonra yazıyı günlüğe gönderecektim. Belki bir yerlerden tıklayıp gelecektiniz. Okuyacaktınız. Okuyanlarınızın biraz kafası karışacaktı. “Şimdi bu evet mi diyor yoksa hayır mı diyor?” diyecektiniz. Bir kısmınız okumayıp sadece resimlerine bakacaktı. Onların kafası daha çok karışacaktı. Sonra anlayacaktınız.
İki kamp da hayal kırıklığında birleşecekti. Herkes hep bir ağızdan başlayacaktı anlatmaya. Mesela benim gibilerin nasıl da X ve Y’den bile bi’haber olduğunu, başıma ne geliyorsa bilmediğimden geliyor olduğunu söyleyecektiniz. Sizin çok içinde olduğunuz ve çok iyi anladığınız ülke siyasetinden benim gibilerin ne kadar uzak olduğunu, eğer şöyle şöyle olsaydı zaten en başta sizin J diyecek olduğunuzu ama şöyle değil böyle olduğu için ülkesini seven birisi için J demenin artık imkânsız olduğunu (ve elbette benim bunu göremeyecek kadar dar görüşlü olduğumu), eğer biraz daha akıllı olsa idim sizin gibi düşünebileceğimi ve bu yüzden benim için en büyük dileğinizin akıl fikir olduğunu (ve bunda çok samimi olduğunuzu çünkü beni gerçekten sevdiğinizi) söyleyecektiniz. Benim gibi -artık işinize hangisi gelirse- Atatürkçülerin / dincilerin / ulusalcıların / MHP’cilerin / AKP’cilerin / CHP’cilerin / fetocuların / apocuların / anarşistlerin / militaristlerin / statükocuların / liberallerin / bölücülerin / faşistlerin zaten hep böyle olduğunu ama olayın aslının şöyle olduğunu (ve bunun bir türlü kabullenilmek istenmediğini) anlatacaktınız. 2+2′nin 4 ediyor olduğunu (benim gibilerin ise 2′nin çok büyük değerleri ile 5 bulmaya çalışıyor olduğunu), BİZ’in ötekileştiren, haksızlık yapan değil, bilakis aslında ötekileştirilen ve haksızlığa uğrayanların ta kendisi olduğunu (ama artık halkın bunları yutmadığını), çünkü zaten eğer hatırlayacak olursak Münevver Karabulut’un kesik başının çöp tenekesinde bulunduğunu (ama bunun bazılarının işine gelmediğini), mensup olduğumuz siyasi görüş ne diyorsa doğrusunun o olduğunu (ama halkın diğer görüş tarafından kandırılmaya devam edildiğini (şunun ve onun da zaten bunun apaçık ispatı olduğunu)), başbakan dediğimiz kişinin bir keresinde attan düştüğünü, mevzi arkasında çömelmeyip ayakta duranın ise attan düşen çömeşik başbakanımız değil vasıfsız mülayim Gandi dedenin ta kendisi olduğunu, bunların boy boy gazetelerde çıktığını ama benim gibi işi tıkırında olanların bunları hep görmezden geldiğini, bak kendisine denileni dinlemediği için Sergen’e ne olduğunu, Perelman’ın parayı bir vakfa bağışlamak dururken kabul etmeyerek hata etmiş olduğunu, ve tüm bu nedenlerle bu referanduma verilmesi gereken yanınıtın -artık işinize hangisi gelirse- EVET / HAYIR oldğunu, ve bu referanduma EVET / HAYIR demek yerine bu referandumu protesto etmenin HAYIR / EVET demek yerine geçtiğini, ve EVET / HAYIR demeyen herkesin aslında bilmeden de olsa HAYIR / EVET diyor olduğunu, çünkü Türkiye’nin ihtiyacı olan EVET / HAYIR yanıtı bu referandumdan çıkmadığı taktirde EVET / HAYIR deme hakkını kullanmamış herkesin ONLAR ile iş birliği içerisinde sayıldığını, ve gelecek nesillerin başına geleceklerinden de ONLARIN ve BENİM GİBİ OLANLARIN sorumlu olduğunu söyleyecektiniz…
Ben bu olsun istemedim.
Dün gece Harrison Starr’a “referandum ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum” dediğimde kaşlarını kaldırıp “saçmalık karşıtı bir yazı mı olacak?” diye sordu. “Eh“, dedim, “sanırım“. “İnsanların saçmalık karşıtı yazılar yazdıklarını duyunca onlara ne diyorum biliyor musun?” diye sordu. “Bilmiyorum” dedim. “Ne diyorsun Harrison amca?“. “Bunun yerine neden ‘brown hareketi karşıtı bir yazı yazmıyorsun?‘”…
Elbette kast ettiği şey saçmalığın her daim hem de herkes için olacağı idi. Yani diyordu ki “boşver, aşikâr olanın tantanasını edip lâf-ü güzâf etme, bırak kim ne istiyorsa onu yapsın“. İçimden bir ses bu elitist-konformist bunağa kulak vermek istedi, bir diğer ses ise bağırıp çağırıp kalp kırmak filan (bu satırları yazarken o itkiyi hatırlayıp kendimden hicap duyuyorum). Acaba bütün bunların bir orta yolu bulunur muydu. Bilge Vonnegut’a döndüm. Yardım istercesine baktım yüzüne. Cevap vermedi: NE EVET NE HAYIR (büyük harfler bana ait).
Bir cenazenin kavgası, sinemalarda.
YETMEZ AMA EVET.
vs.
HAYIRDA HAYIR VAR.
Adam çirkef analojiler ile şu güzel ortamı bozuyor beyler. Bozmuyorum. Tamam. Ama bir şey var yani söylemezsem patlayacağım: Taraf olmak problemin gerçek kaynağına gözlerini kapatıp, naylon torba yerine kese kağıdı ile marketten çıkan kadının yüzündeki eşsiz gurur ifadesi gibi. Eline tutuşturulan seçim ile sorumluluk bilinci ayağına yatıp üç kuruşluk tatmin satın almak yerine markete gitmeyi reddedecksin teyzeciğim, baş parmağını işaret ve orta parmağının arasından geçirip yüzlerine yüzlerine sallayacaksın! Sallayacaksın ki herkes bilecek sende bunlarla yetinecek göz olmadığını. Kurt Vonnegut: “Meren!!!”. Teyze: “Haydaa”. Harrison Starr: “Teyze hanım, ben dedim buna, ama söz dinlemiyor (gençlik işte)”. Meren: “ağzımdan kaçtı, tek isteğim sükûnet idi :(“. Teyze: “Ama laylonlar binlerce yıl doğayı kirletiyorlar, madem sükünet bu da kayıtlara geçsin”. Feynman: “cevaplarınız içerisinde Pi’yi üç alabilirsiniz arkadaşlar”. Oğuz Atay: “ben cevap vermek istiyorum”. Kurt Vonnegut: “Herkes sussun Oğuz bir cevap verecek!!”. Oğuz Atay: “NE EVET NE HAYIR!”. Meren: “ahaha çok güzel dedin ama o cevap olmuyormuş işte”. Kurt Vonnegut: “@Oğuz, +1″. Harrison Starr: “@Oğuz dede cCc”.
Geçen yıllar bana yanılıyor olma olasılığımın haklı olduğuma inandığım oranda arttığını öğretti (eğitilemeyen, ahmak bir doğaya sahip olduğum için “geçen yıllar” epey zorlandılar). Fakat şu anda bir kısmınızın kanının nasıl kaynadığını, “abi ne diyorsun sen, bunun cevabı elbette X, var mı bunun ötesi” dediğinizi tahmin ediyorum (bu halinize sempati de duyuyorum). Bir diğer kısmınız da artık etliye sütlüye karışmak, siyaset uykusundan referandum ile uyanmak, ülkenin talihsizliklerine “bi’ dur” demek istiyor; onu da hissediyor ve anlıyorum. İşte bu yüzden (yani kötü bir insan olmadığım için) Evet ya da Hayır’da ısrarcı kardeşlerimi eli boş göndermek işime gelmiyor. Sizleri bir referandum ameliyatı daha geçirecek olan ülkem anayasasının operasyon sonrasındaki muhtemel durumunu inceleyen fotoğrafçı dostum Ufuk Kıray‘ın fotoğrafı ile uğurlamak istiyorum. Tavsiye edilen kullanım şekli şöyle: YETMEZ AMA EVET ise Evet’in üzerini, HAYIRDA HAYIR VAR ise Hayır’ın üzerini karalayarak Facebook’a, Twitter’a filan gönderebilir, çevrenize Evet ya da Hayır dedikleri durumda başımıza ne geleceğini gösterebilirsiniz. Dilerim bir cenaze üzerinden yürüttüğünüz konvansiyonel tartışmalarınızda bu çalışma size ışık tutar.
![]() |
© Ufuk Kıray
Kalabalık böyle. Azınlığın denk gelmemiş olanları için ise şunlar var (Harrison Starr: “yok deve. bırakın diyorum, laf diyorum, güzaf diyorum, el insaf lan“):
***
PS: Özellikle Ece Temelkuran’ın yazısının ilk birkaç paragrafı benim de içinde olduğumu hissettiğim bir durumdan bahsediyor (sevmezdim kendisini, bu yazı özelinde sevmeye karar verdim (siz de çok zorlanırsanız beni bu yazı özelinde sevmeyip diğerleri için sevmeye devam edin (Vonnegut: “adam bildiğin yan çiziyor“. Teyze: “laylon“))).
PPS: Vonnegut’tan çevirdiğim alıntıda aslında “tektonik hareket” değil “glacier” diyordu. Glacier’ın tek Türkçe karşılığı “buzul” olarak geçiyor. Oysa buzul, glacier’ı da içine alan çok geniş bir tanım. Glacier aslında dağlardan aşağıya doğru ağır ağır fakat sürekli bir biçimde hareket etmekte olan buz nehirlerine verilen isim. İki saat bunu açıklayacağıma herkesin bir seferde anlayacağı bir şey kullanmak istedim. Tektonik hareket geldi aklıma. “Tek-to-nik Ha-re-ket En-gel-le-ne-mez” önemli bir sloganımızdır en nihayetinde.
PPPS: Ufuk Kıray’a çok teşekkürler. Hem yaratıcılığını hem de girişken kişiliğini imrenerek takip ediyorum. Fotoğrafın modeli de Hüseyin Yılmaz imiş.
Lisa Wiltse 1977 ABD, Connecticut doğumlu bir fotoğrafçı, uzmanlık alanı ise uçlarda yaşayanlar. Fotoğraflarının hemen hepsinde sağlam bir görsel değerlendirme yaptığı görülüyor, ancak hiç hesapçı olmayan, simetri ve ritim gibi çeşitli yapısal öğelere önem veren, yine de bazen herşeyi bırakıp kendini görünümlerin akışına bırakacak kadar nerede olduğunu ve ne yaptığını bilen sıcakkanlı bir fotoğrafçı.
Hayranı olduğum Paolo Pellegrin gibi Lisa Wiltse de biribirinin aynı görüntülerin durmaksızın çoğaldığı ve insanı boğduğu bir dünyada sıradan olmayan imgelerin ardından dünyanın her yerine gidiyor ve olağanüstü şiirsel fotoğraflar çekiyor.
Son çalışması ise modern hayatı ve teknolojiyi reddeden gerici bir hıristiyan tarikatı üyeleri hakkında. Kendi kuralları ve kendilerine özgü yasaları olan, ne doktor ne de öğretmen yüzü görmek istemeyen Bolivya'daki Menonit tarikatı üyeleri hakkında bir fotoğraf projesi bu.
Mennonitler yüzyıllar önce Almanya ve Hollanda'dan gelip Paraguay, Meksika ve Blolivya'ya yerleşen insanlardan oluşuyor. Kendi giysilerini kendileri üreten, kendilerine has yaşam biçimine sadık olarak yaşayan ve sadece kendilerinin cennete gideceğine karşı katı inançları bulunan bu tarikatın Bolivya'daki kadınları ise geçtiğimiz Haziran ayında yaşanan bir cinsel saldırıya karşı seslerini duyurdular ve bu kez suçlular yakalandı.
Lisa Wiltse işte tam da bu sıralarda Bolivya'daki Mennonitlerin hayatını incelemiş. Fotoğraflarda da görüleceği gibi çoğu fotoğraf makinesinden korkuyor, çekiniyor, yüzünü kapatıyor veya sırtını dönüyor:
http://www.burnmagazine.org/essays/2010/08/lisa-wiltse-the-mennonites-of-manitoba-bolivia/Sandıktaki fotoğrafları karıştırmaya devam ediyorum bu aralar, yedek disklerimi yeni aldığım daha büyük br diske aktarırken uzun zaman önce çektiğim fethiye fotoğraflarına denk geldim. Seyahat hafızamda güzel anılar bırakmış çektiğim fotoğrafların çoğunu da elimi sürmeden bırakmışım bir yerlerde.
Seyahatin ilk dalışının ilk dakikaları, Sarıyarlar dalış noktasında grup dibe inmiş dalış lideri dalışa devam etmeden son bir defa gruba bakıyor. Güzel bir dip yapısı ve büyük kayalar var. Maviliği seviyorum, insanda değişik bir dinginlik ve huzur hissi uyandırıyor. Sessiz ve huzur dolu bir ortamda mavide kaybolmak mümkün.
İkinci fotoğraf ise aynı günün ikinci dalışı olan Akvaryum’dan. Etrafta yüzlerce balık var, melanur, sarpa, papaz, izmarit, karagöz hatta bir ara heyecanlı bir baraküda bile geçiyor kalabalığın içinden. Dakikalarca süren bir gösteri bu balıklar yemleri kapabilmek için seri hareketlerle bir oraya bir buraya geçip suyu gümüş bıçaklar gibi kesiyorlar.
Dalışa gitmemize çok az zaman kaldığı şu günlerde bu kareler biraz olsun sıcağı ve sevimsizliği unutturuyor bana.
Namaste,
Hayatta küçük şeylerin kımetini bilmek ne kadar önemliymiş. Her gün etrafımızda olup biten yüzlerce küçük mucizeyi görmeden yaşamaya öylesine kaptırıyoruz ki kendimizi küçük şeyler unutulup gidiyorlar arada. Ama aslında hayatı güzel kılan şeylerin başında o küçük şeyler var en umulmadık yerde gördüğünüz deniz tavşanı, iyi kötü bitirdiğim bir katanın sonundaki yame, beklenmedik bir anda telefon açan eski arkadaş bunlar ve daha bir sürü farkedilmedik küçük detay hayatı güzelleştiriyor. Hava hiç olmadığı kadar boğucu ve sıcak bu havada çalışıyor olmak da ayrıca zor tabii.
Yapılması gereken onca işin arasında kısa kısa bahsetmek gerekirse kitap matbaaya verildi beklemedeyiz bu iyi haber, son günlerdeki aksilikler canıma okuyorlar bu kötü haber, bütün dalış planlarım elimde patlıyor bu da çirkin (çikin) haber.
Yukarıdaki fotoğraf 2007 senesinden kalma dalışa giden arkadaşlarımı kıskançlıkla izliyorum, çatlamadan veya 3. sayfa haberi olmadan bir an önce kendimi tuzlu suya atmak istiyorum. Ancak yapabildiğim tek şey haftasonu havuzda yeni aldığım TTL dönüştürücüyü denemek oldu.
Deneme başarılı oldu diyebilirim ama gerçek bir dalışın yerini tutmaktan fersah fersah uzak tabii bu işler. Bu arada 10-22mm aralığında bir geniş açı lens alma yönünde içinde oluşan vahşi dürtüleri de dizginlemem gerek sanırım. Durum bundan ibaret sevgili dostlar. Yine de küçük şeyleri unutmayın siz, onlar hayatı güzelleştirme potansiyeli en fazla olan şeyler.
Namaste,

Hayatta kalabilme becerilerinin en önemlilerinden birisi de gizlenebilme yeteneği sanırım. Kimi canlılar sualtındaki mevcudiyetlerini tamamen buna bağlıyorlar, hayatta kalma savaşında en önemli silahları gizlenmek. Bu ortamda bulunan öğelerin şekil ve dokusunu taklit etmekten bire bir başka canlıları hem görünüm hem de davranış olarak taklite kadar (mimicry) gidebiliyor.
Yukarıdaki fotoğrafta görülen hayalet boru balığı’nı ilk başta farketmek gerçekten beceri istiyor üzerinde yaşadığı yosunun bire bir kopyası neredeyse. Konumunu ve akıntıyla salınmasını da hesaba katarsanız gerçekten başarılı bir kamuflaj örneği olduğunu anlarsınız. Bu familyanın diğer balıkları da aynı başarıyla gizlenebiliyorlar.
Yaşadıkları veya bulundukları ortam ne kadar canlı ve renkliyse bu balıkların da renk ve dokuları o kadar çarpıcı oluyor. Bu sabahki doğayla başbaşa köşemizin sonuna geliyoruz kapanışı yaparken gereken anlarda sizlerin de görünmez olabilmenizi diliyorum.
Namaste,
Bu sabah eşiniz, patronunuz, oda arkadaşınız, otopark mafyanız veya her kimle karşılaşırsanız onun sizi daha güzel bir gülümsemeyle selamlaması dileğiyle.
Namaste,
Bic Runga – When i see you smile
Problemin kaynağı insanın doğasında tabi. Tüm öğretiler bir yere kadar. Doğanı nereye kadar gizleyebilir, nereye kadar dizginleyebilirsin. Fakat kurallarına tabi olduğumuz evrenin niteliklerini göz ardı etmek de mümkün mü yani.. Vallahi değil bence.
***
Bi’ kere bizim evrende ne kadar çok boyut o kadar çok dert. Aynı kenar uzunluğuna sahip bir objeyi farklı boyutlarda nasıl ifade ederiz diye baktığınızda görüyorsunuz ki boyut sayısı doğrusal şekilde artarken hacim üstel şekilde artıyor… Bence bu gerçekten çok saçma olmuş bir kere.
Düşünceler için de aynı prensip işliyor sanki.
Bir mevzuyu tek bir bakış açısı üzerinden düşünmek kolay. Fakat işin içine farklı perspektifleri de katmaya çalışmak çok pahalı. Eklenen her perspektif, sanki bir düşünceyi alıp bir üst boyuta taşıyor. Ama bu evrende ne kadar çok boyut, o kadar çok dert.
Kenar uzunluğu aslında değişmeyen bir düşünceye eklenen her perspektif, o düşüncenin ihtiyaç duyduğu hacmi üstel şekilde artıyor. Bir şey oluyor, karşındakine “bir de şu açıdan bak” diye rica ediyor, onu empatiye davet ediyorsun. Bir de o açıdan bakmaya çalışırken 7 birim oluyor, 49 birim. Tezgâh bedava, bedava da, bu haksızlığa tezgâh mı dayanır…
Bir düşünceyi değerlendirirken farklı perspektifleri de hesaba katmak bu kadar masraflı iken her şeye yalnızca kendi perspektifinden bakabilen kalabalıkları suçlamanın keyfi kaçıyor benim için. Yaşım ilerledikçe, bir insanın “idrak edemeyişinin” ardında son derece masumane bir sebep olduğuna gönülden inanıyorum. İnsanların söyledikleri şeyden ölesiye tiksiniyor, fakat söyleyenlere pek kızamıyor, onları suçlayamıyorum.
Bu elbette mutluluk ya da huzur yerine daha ciddi, ayakları yere basan bir üzüntü vaat ediyor. Zira “eh, düşünce katlanınca tezgâhtan taşıyor, sahibi ‘bir de o açıdan’ bir türlü bakamıyor, bu yüzden anlamıyor, anlamadığı ‘ötekinden’ nefret ediyor” filan diye normale bağlıyorsun insanların anlaşamama rutinlerini.
İnsanın zaten pis, korkunç bir doğası var; kendi gibi olmayana yabani olmaya, en çok kendisini ve kendisi gibi olanı sevmeye ve kollamaya yatkın. Evren ise farklı perspektifler konusunda son derece ketum, dolayısıyla “empati” çoğu insan için tamamen teknik sebepler nedeni ile olanaksız.
Peki bu tezgâhlar bu kadar mı küçük? Belki bazen vaziyet o, fakat çoğunlukla sorun 2 birimlik düşüncenin 7 birimlik muamele görmesine sebep olan propaganda. “Tezgâhlar büyük de, propaganda kötü“. Zira en saçma şeyleri gayet aklı başında insanlar söylüyor.
***
Evet. Aynı düşüncenin kenar uzunluğunun kişiden kişiye değişmesine sebep olan katalizöre “propaganda” diyelim. Tezgâhlar sabit iken propaganda yüzünden genişleyen düşünceler, yeni perspektiflere karşı iyice mühürleniyor. Mesela birisi için 2 birim olan, diğeri için 7 birim olmuş oluyor, ilki tezgâhında üç ayrı noktadan irdeleyebilirken, diğeri salt kendi görüşü ile baş başa kalıyor.
Bu yüzden koca tezgâhların başında hiçbir şeyi elden geçiremeyen propaganda mağdurları görmek sürpriz değil bana.
***
Propaganda ile şapşala dönmemiş berrak düşünceli insanları bir takım hadiseleri tek bir açıdan değerlendirirken ya da farazi detaylara takılıp kitleleri yargılarken görmeyişimiz bir rastlantı değil. Fakat onlar gibi olmanın keyifli bir yanı da yok belli ki, çünkü işin içine “empati” girince hayat gerçekten daha bi’ zor.
![]() © Reuters / Bob Strong |
Yukarıdaki fotoğraf benim yüreğimi dağladı. Günlerdir gitmiyor gözümün önünden. Olayla ilgili Amerikan askerleri “üç kişi kalaşnikoflarla ateş açtı, biz de karşılık verdik” diyorlar. Köylüler ise isyan ediyor, çünkü vurulan kişi yakındaki bir köyden kendi halinde bir çiftçi.
Fotoğrafa bir daha bakın. Bu kadar gelişmiş bilişsel yeteneklere sahip bir canlı ölürken aklından geçen son düşünce ne olabilir? Fotoğrafı çeken muhabirin ismini dahi not etmeye gerek duymadığı, şu yerde boylu boyunca yatan Afgan köylüsünün ölüyor olduğundan emin olduğu anda hissettiği hayal kırıklığı ve isyanı hayal etmeye kimin yüreği var? Belki yalnızca saniyeler sürmüş o hayal kırıklığı ve isyan bir kitap olsa, onu vuran askerin saçları daha ön sözün sonuna gelmeden beyazlar.
Onu vuran askere lanet edip geçmek ise bu ismi dahi anılmayan Afgan köylünün ölümünün ardındaki daha büyük ve daha acı gerçeği görmezden gelmek demek.
Çünkü onu vuran askerin de bir suçu yok. Onun karşısına geçip “vatan için” demişler. “Şehitlik” ile, “gazilik” ile işlemişler. 7 birim olmuş 2 birimlik düşünce. 40 birimmiş askerin tezgâhı. Bakamamış olaya ikinci bir açıdan. 9 birimlik farkla tek bir bakış açısına saplanmış. Asker, vatanı için, “kutsal” bir vazife ile gitmiş oraya. O sırada birileri kalaşnikofla ateş etmiş, o da karşılık vermiş. O sırada birisi mi ölmüş ne… Savaşmış bu. Kutsalmış ve vatan içinmiş. Olurmuş böyle şeyler. Hatta aslında bir anlayabilse sırf vurduğu Afgan köylü değil, onun çocukları bile askere hak verirmiş. Asker doğruyu yaptığından da bu kadar eminmiş. Velhasılı bu gün o bir Afgan köylü öldürmüş, yarın yol kenarında bir şey patlarmış o ölürmüş. Dün Afgan köylüyü öldürdü diye askeri linç edenler, yarın asker ölünce durumun 2-0 olduğunu kaçırıp “adalet yerini buldu” diye, “insanlık kazandı” diye sevinirmiş, filan.
***
G. Gürkan Öztan’ın şu yazısını okumanızı rica ediyorum: Linç Manzaraları.
Yazı, aktörleri CHP, AKP, MHP, DTP/BDP, Ordu, PKK vesaire olan, artık yıllar boyunca pek iyi öğrendiğimiz bir problem ile ilgili. Problem 2 birimlik bir problem. G. Gürkan Öztan hali hazırdaki durumu gayet isabetli şekilde özetleyip insanları yapılması gerekene, bu işin “oluru” ne ise ona davet etmiş:
Bıkmadan usanmadan, “şartsız koşulsuz silahlar sussun” diyebilmeliyiz. Aba altından sopa göstermeden, tehdit etmeden, dışlamadan, bahane üretmeden sorunlarımızı çözme iradesini harekete geçirebilmeliyiz. Medyadan sokağa öfke kusan, şiddete çağıran, tahrik eden her türlü sloganı ve eylemi, taraf tutmaksızın itibarsızlaştırmalıyız.
Ama beni çok derinden üzen bir şey söyleyeyim, ne yazıda Öztan’ın tarif ettiği problem “yeni” ve “bize özgü“, ne de dile getirdiği çağrı. Fakat kayıtsız şartsız, hiç koşulusuz, aba altından sopa göstermeden, dışlamadan, “ama” demeden, karşı tarafın da insan olduğunu hatırlayarak çözüme odaklanmak için insanların göz önünde bulundurması gereken perspektifler ile ortaya çıkan düşünce, hali hazırdaki propaganda altında hiçbir tezgâha sığmaz.
Bu bağlamda Öztan’ın çözüme yönelik en önemli önerisi yukarıda yaptığım alıntının son cümlesi. Önce propagandanın ümmüğünü sıkmalı. Fakat medya savaş çığırtkanlığı ve “şok gelişmeler” üzerinden ticaret yapan bir sektör olduğu için, Öztan’ın en önemli önerisi ne yazık ki aynı zamnda en naif olanı.
Ülkenin siyaset arenası bir stadyum; içinde top koşturanlar da siyasetçiler, Ordu ve PKK. Medya da işte bu stadyumun kapısında bilet kesen memur. İçeride cips, kola, mısır satan delikanlı. Anonsları ile maçı kızıştıran spiker. Taraftarları galeyana getiren amigo. Otoparkı işleten değnekçi. Bayrak, kaşkol, üniforma satan işportacı. Taşkınlık yapanları tartaklayan polis.
Nasıl itibarsızlaştıralım medyanın çığırtkanlıklarını? Nasıl itibarsızlaştırıyoruz bu medyanın yaptıklarını?
***
Öztan’ın serzenişinin muhataplarından mütevellit bir örnek içinde toplumu şu şekilde üç gruba ayırıyorum:
Üçüncü grup diğer iki grubun toplamı ile kıyaslandığında yüzdelik dilimde bir tamsayı ile ifade edilemeyecek kadar küçük bence.
Bu işlere uzun uzun kafa yormuş, günümüz problemlerinin farklı zaman ve coğrafyalarda aynı semptomlar ile defalarca ortaya çıkmasındaki örüntüyü iyice gözlemlemiş bu üçüncü grup kişilerinin bu kadar nadir olmasının sebebi, propagandaya maruz kalmanın dünya üzerinde neredeyse her yerde çok kolay, etkilerinden arınmanın ise neredeyse herkes için çok zor olması.
Propagandadan nispeten arındırılmış bir hayat ve bakış açısına sahip olmak herkese nasip olmayan bir lüks. Şanssız olanlar için ise, bir kenarı 2 birim olan düşünceler, propagandanın etkisinde kalanlar için bir kenarı 7 birim olan düşüncelere dönüşüyor, o şanssız insanlar için o düşünceyi ek bir perspektiften değerlendirmek artık imkânsız hale geliyor ve şanssız olan hepimiz oluyoruz. Çok basit önermeler bile gerektirdikleri empati ile insanların tezgâhından aşıyor. Karşı tez olarak herkes “çok mantıklı“(!) açıklamalar dile getiriliyor. “Bu olaya bakarak nasıl bu sonucu çıkarabilirsin, emin misin?” diye sorunca şaşkınlık içerisinde “eminim tabi, sen git kendi ezberini boz önce” filan deniyor. Gidin gazete haberlerine okuyuculardan gelen yorumları okuyun, gözünüz gönlünüz açılsın.
Mesela “PKK’lı cesetlerine işkence yapıp onları tanınmaz hale getirmek insanlık dışıdır” diyen, otomatikman “vatan haini” oluyor. Askere çağırırken ne yaptıracağının fotoğraflarını göstermek zorunda olmayan ordu, eşcinselleri askere gitmemek için yaptıklarının fotoğrafını göstermek zorunda bıraktığında bunu herkes “normal” buluyor. İzmir’de DTP arabalarına taş atan “vatansever” kızları durdurmayan polise Diyarbakır’da taş atan çocuklar “terörist” muamelesi görüyor. “İnsan hakları ihlallerinin ve işkencenin önüne geçmeliyiz” diyen “örgüt propagandası yapıyor“. “Hrant Dink’i öldürenler yargılanmalı, devlet onurunu ayaklar altından almalı” diyen birisi “Ermenilik yapıyor“. “Türban takmak bir haktır, insanların nasıl giyineceğine karışmak devletin haddine değildir” diyen “Atatürk ve laiklik düşmanı” oluyor. “Sansüre kayıtsız şartsız hayır” diyen “liboşluğundan” öyle diyor, “yaptırımsız ifade özgürlüğü” isteyen ise “naifliğinden” istiyor…
Nasıl ki çözümü ve ifadesi çok boyut gerektiren problemlere ev sahipliği yapan Öklid uzaylarının boyutları arttıkça bu uzaylar neredeyse “sadece kenarlardan” ibaret oluyor ve merkezde neredeyse hiçbir şey kalmıyor (Hughes effect), bu saçmalıklar toplum arasında beslendikçe ve normalleştikçe herkez kenarlara gidiyor, merkezde birine rastlamak iyice imkânsızlaşıyor.
Ama sakin sakin düşününce inanın normal geliyor. İnsan propagandanın düşüncenin kenarlarına ne yaptığını görünce “farklı bir bakış açısı ile bu düşünce hangi tezgâha sığar” diyerek insanın makus kaderine boyun eğiyor.
Yukarıdaki gruplardan üçüncüsünün tüm toplumun bu kadar küçük bir kısmından ibaret olması bir rastlantı değil elbette.
Belki de enerjisinin yegâne kaynağı her seviyede yıkıma dayalı olan evrenimizin öntanımlı davranışı bu. İnsanın doğasını da evrenden ayrı tutmak mümkün değil ki. Belki başka evrenlerde durum bambaşka, onu kestiremiyorum, fakat her geçen gün buradaki her şeyin rahatsız ediciliği bana çok daha normal geliyor.
***
Ben böyle efendi efendi, fotoğraf motoğraf derken yuvarlanıp gidiyor görünüyorum ama çok da doluyum, bildiğiniz gibi değil. Ve bir denk getirirsem, birinizi bile görmez gözüm, hiç acımadan kapatırım bu evreni. Onu da bilin yani. Sonra “aman efendim Meren fevri davrandı“, “yok efendim biz onu yanlış tanıdık” filan olmasın.
Ara Güler ilginç bir kişilik, beğenmesem de kendi içinde tutarlı bir duruşu var:
“Sanat dediğin palavradır yalandır. Müziği de öyle, resmi de. bir de çok büyük bir yalan var. O da sinema. Her şey yeniden kurulur, aslıymış gibi oynanır. Fotoğraf yalan konuşmadığı için sanat değildir. Sadece gerçekteki bir parçanın zaptedilmesi, tarihe mal edilmesidir. Bu nedenle belgesel fotoğraf sanattan da mühimdir. Sanat olsun olmasın ne olacak? Evvela belge olmalı. Ben işin palavrasında yokum.” demiş. (28.09.1997, Cumhuriyet)
“Kendimi çok seviyorum. Ben şımarık bir piçim. Neden beğenmediğim yönüm olsun kızım.” (Sabah, 13 Temmuz 1997, Rana Doğruer’in “En beğenmediğiniz yönünüz nedir?” sorusuna yanıt.