VW
Alışkanlık oldu, fotoğraf Vasilikos'tan...

 
 
...
Uzun zaman olmuş yazmayalı. Blogu takip edenlerden özür dilerim. Sanırım ara ara böyle şeyler yaşamak, üretememek, üretip de beğenememek gibi herkesin yaşayacağı şeyleri yaşıyoruz. Hoş, ne kaçırıyoruz, neyi atlıyoruz, onun da bize fazla bir şey kaybettirdiğini düşünmüyorum.

Her sene olduğu gibi ülkede fotoğraf anlamında özlenen, beklenen, yaşanması umulan türden gelişmeler bu sene de yok. Ami Vitale'nin BUFSAD ziyareti, orada yaptığı workshop dışında son 1-2 aylık periyot içerisinde kayda değer anlamda bir etkinlik bulamadım yazacak. AFSAD atölyelerine Özcan Yurdalan'la Belgesel Fotoğraf Atölyesi ekledi. Birisi bitti, sıra ikincisinde. Ankara gibi yer için büyük iş! Diğer atölyeler, fotoğraf paylaşım sitelerine fotoğrafların yüklenmesi, Yedigöller, Beypazarı, Nallıhan gezileri hızla ilerliyorlar.

Magnum'un blogunu takip edin, tavsiye ederim. Son günlerde Alec Soth mesajlarıyla orayı parselledi. Yine Magnum'dan Alessandra Sangiunetti "John Gutmann Photography Fellowship" ödülünü kazandı. vii photos'un yeni bir hizmetine rastladım. Ning üzerinde yapılmış ve dışarıdan belgeselcilerin fotoğraf yükleyip vii photos fotoğrafçıları tarafından hem yorum, eleştiri alabilme imkanı tanıyan güzel bir site. Çalışmalarını uluslararası platforma taşımak isteyen belgeselcilere tavsiye ederim: http://viiphoto.ning.com/


Yemenin de içmenin de zamanı var. Çikolata zamanı daha kişiseldir, kahve zamanı kalbinizle konuşursunuz, şarap zamanı gözlerinizde kısa filmler gibidir, peynir zamanı sabahları hatırlatır belki de okul yıllarını, zeytin zamanı ağaçları düşünürüm, pizza zamanı çocuklar gibi şendir...

Tek başına yemenin içmenin güzel yanları da var elbette, fakat arkadaşlarla birlikte yapıldığı zaman başkadır. Tadı bile farklıdır, daha bir lezzetli olur birlikte içilen içkinin, yenen yemeğin.


Doğrusu tırnak içinde olacak, "Zaman: Mürekkep."

Bugün yayımlanan (13 Kasım 2008) Cumhuriyet Kitap'ın 3. sayfasında gördüm. Enis Batur'un yazısının bitiş cümlesi. Ben de o sırada ağacın saatini düşünüyordum.
 
 


Uyumayı sevmeyen var mıdır? Bilmem. Varsa da ben tanışmadım. Hem zaten gereklidir uyku, en azından sağlık için.

Nicedir uyuyan insanların olduğu fotoğrafları/resimleri biriktiyorum bir defterde. Radikal, Milliyet Sanat, Liberation, Le Monde, New York Times, International Herald Tribune, Vanity Fair gibi gazete ve dergilerden kesip yapıştırdığım (tarih ve yayın adını belirterek elbette) fotoğrafların/resimlerin olduğu bu defteri kurcalamak, yeni görsel malzemeler eklemek acayip hoşuma gidiyor. Bazı fotoğraflara dalıp dalip gidiyorum. Mümkün olsaydı rüyalarda gezmek isterdim diye bir not düşeyim hemen.

Aslına bakarsanız 'Uyuyan İnsan' fotoğraflarına ve resimlerine neden düşkün olduğumu tam açıklayamıyorum. Belki uyku hâlinin insanı olduğundan farklı göstermesidir bana çekici gelen. Masumiyet ile hiç ilgisi yok aklıma gelenin. İkinci bir kişi görüyorum ben bu imgelerde, gerçeğinden uzakta duran, başka bir âlemin varlığı gibi. Neyse, uyku ile ilgili kitapları da biriktiriyorum. Bazı kitapları da sadece kapağında uyuyan biri var diye alıyorum.

Ayrıca uyuyan insanlarla ilgili bir fotoğraf projesi de gelmişti aklıma, sonra birazcık araştırınca düşündüğüm tarz projelerin yapıldığını görüp vazgeçmiştim. (Zaten neyi düşünsem birileri yapmış oluyor, 150 yıl önce Paris'te doğmalıydım diyorum, o zaman da çekecek çok şey olurdu diyerek vazgeçiyorum hemen. Başkalarının çoktan, bazen 100 yıl önce, 50 yıl önce yaptığı, bitirdiği projeleri düşündükçe kafam bozuluyor elbette, ancak yapacak bir şey yok. İnsan bu, aklının sınırı yok.)

Sözü uzattık, yatağa dönelim. Yeni yıkanmış mis gibi kokan örtülerin serildiği bir yatakta uyumak gibisi yoktur demek istiyorum. Bir de dünyadan uzaklaşmanın en iyi yoludur uyku. Hatırladıkça insanı acıtan, gördükçe sinirleri bozan vakitleri, günleri, insanları daha epeyce bir toplam tutan buna benzer şeyleri unutmanın en iyi yolu uykudur sanıyorum.

Sıkıntılı, tortusu dahi üzücü olan gerçeğin ağır yükünden kaçmak için haddi aşan bir biçimde insanı insan olmaktan çıkaran uyku içinde bir çok aldatıcı olanağı barındırır. Kaçıp uyku imparatorluğuna iltica etmek rahatlatır insanı. Elbette ölüme kadar kaçabilirsiniz, orası ayrı.

İyi uykular.

İlk önce 'Communication Arts Mayıs 2006' kapağı
Sonra ben, Lomo Action Sampler Flash, renkli jeller...


Binaların yüzündeki yansımaya bakıyorum. Bulutların geçtiği görülüyor. Bulutlara doğrudan bakmak yerine insanların yaptığı bir yapıdan gözyüzünü izliyorum. Dünyanın döndüğünü, zamanın akıp gittiğini daha iyi anlıyorum.

Sabah uyandığımda yüzümde hep saçma bir ifade oluyor. Bakıyorum, bu gün de durum farklı değil.

Minik çalışma odasında, Duygu. Tatlı bir sürpriz.

İşe araba ile gitmeyi hiç sevmiyorum esasında. Bisiklet denen bir şey var.

Araştırma binasının girişi aslında başka bir yerde, fakat Childeren’s Hospital’ın bu girişini daha çok seviyorum. Ağaç yüzünden olabilir. Şans eseri yolum düştüğünde de araştırma binasının girişindeki sekreterlerden “bize hiç görünmüyorsun artık” diye sitem işitiyorum. Anlatamıyorum “ağaç filan var diğer girişte” diye.

Benim küçük çalışma alanım. Lab insanlarının dolaylarında olmayı en çok sevdikleri mecra.

Amanda duvar kağıdı konusunda çok titiz. Uzun bir aradan sonra bu gün lab’a ben önce geldim.

Günlerdir çalışmayan GC8-Y10T1-GC deneyini tekrar ediyor. Benim hiç bir zaman sahip olmadığım bir azim ve sabır.

Yemek vakti.

Amanda konuşurken Eric, Eric konuşurken Amanda dinliyor. Herkes sakin, herkes birbirinin sözünün bitmesini bekliyor. Mevzu seçimler. Herkes Obama’cı.

Sonra Stephen geliyor. Caltech fizik mezunu deli prof.

Yemek dönüşü merdivenleri koşarak çıkmak koca hastahanede bizim ekipten başka kimsenin yapmadığı ve bendenizin bulaştırdığı bir alışkanlık.

Eğer modumda isem saatlerce aralıksız çalışıyorum. Hastasıyım yoğunluğun.

Karanlık şehrin diğer ucuna endişe, bu tarafına ise sükunet getiriyor. New Orleans değişik bir şehir.

Günün ilk sigarası mutfak kapısının açıldığı apartman boşluğunda. Bırakacağım bir ara..














Siyah beyaz fotoğraf neden güzeldir?
Fotoğraftaki tüm renk skalasını ışık ve ışıksızlık arasındaki bölgeye sığdırmak, başka bir rengin olmasını kabul etmemek, görünümü lekelerden ibaret kılmak...
Salt bu fotoğrafı uzun uzadıya izlemek bile bu sorunun cevabını bulmaya yeter.

Fotoğraf: Joachim Ladefoged
- Özcan Yurdalan İle Fotoröportaj Atölyesi
- Kompozit Fotoğraf Teknikleri Atölyesi
- Portre Fotoğrafçılığı Atölyesi
- Makro/Detay Fotoğrafçılığı Atölyesi
- Still-Life Fotoğrafçılığı Atölyesi
- Pratik Fotoğraf Atölyesi
- Fotoğraf Düzenleme Atölyesi
- Nikon/Canon/Sony vs için Seminerler
- Dijital Fotoğraf Makinaları ve Dijital Ortamda Fotoğrafçılık Atölyesi
- Sanat Tarihi Atölyesi
- Karanlık Oda Atölyesi
- İleri Karanlık Oda Teknikleri Atölyesi

gider bu...

Bana göre derneklerde ve kurumlarda eklenmesi gerek birkaç atölye daha olmalı:

- Ayın fotoğrafı yarışmasına getiririlecek fotoğrafları çekme atölyesi
- Fotokritik'e, fotofanclub'e, fotoiz'e, fotoalem'e, foto bilmemneye fotoğraf yükleme, yükledikten sonra eşe dosta haber verme teknikleri atölyesi
- Beypazarı'na, Yedigöller'e, Amasra'ya gitme, teleleri teyzelere, çocuklara, "kaybolan mesleklere", göl kenarındaki sahipsiz kayıklara çevirme teknikleri atölyesi

sanırım bu da gider...


Hazır kahveler çok pratik. Sıcak suyu hazırlamak yeterli. Bilindiği gibi Türk kahvesi tarzı kahveler öyle değil, biraz uğraşmak gerekiyor. Özellikle Türk kahvesi için başında durup ilgilenmeniz şart, yoksa taşıyor, ocak batıyor, temizlemek için didiniyorsunuz. Bir arkadaşım "Bazı şeyleri kendin yapmayacaksın" der. Oysa kısık ateşte kahveyi ağır ağır karıştırmak zamanın nasıl geçtiğini, ömrünüzün kalan kısmını ve geçen kısmını sorguladığınız bir törene dönüşebilir.


Sabahları erken kalkmak iyidir. Günün ilk ışıklarının aydınlattığı, maviliği solmuş siyahlara bürünmüş bu gezegenin ortalarında bir yerde bulunan, telaşlanmak üzere olan bir şehre daha yakından bakma şansını bulabilirsiniz.

İstanbul'un neresinde yaşıyor olursanız olun, günün ilk saatleri sokaklarda gezinmek, yolda bir aracın penceresinden akıp geçen ve tek tük ışıkları seçilen yapıları seyretmek biraz da şehrin kalbine daha yakın olmak demektir. Kuşlar daha bir sakıncasız gezer. Ağaçların kokularını alabilirsiniz, gökyüzündeki bulutları rahat rahat izleyebilirsiniz, insan zihninde neler neler taşıyor, şaşırmadan, düşünmeden edemezsiniz bu vakitlerde.

Peki ama bir günün başlangıcından heyecan duyanlar aslında kimlerdir? Sadece fotoğrafçılar mı, insanın insana ettiklerini yazmakla huzursuz olan şairler mi, ömrünün son demlerine yaklaşan bir yazar mı? Yoksa zamanın elleri arasından kayıp gittiğini hisseden, bunu kısa aralıklarla gören bir saat ustası mı?

Belki de bunlardan hiçbiri.

Sadece çocuğunun ağlamasına uyanıp onu korkusunu yatıştırmaya çalışan, kucağında bebeğiyle pencereden dışarıya bakıp zamanın uçuculuğunu tüm bedeninde hisseden bir annedir belki.

Belki bir kuşluk vakti yine elinde fotoğraf makinesi, istediği 16 görüntüyü bir kareye sığdırmaya çalışan gözlüklü birisiyle gözgöze gelmiştir. Belki bu genç kadının hiç okumadığı bir gazetenin adını penceresinde taşıyan servis aracının gözlüklü kahverengi ceketli kişiye yanaşıp, onu alıp götürmesini izliyordur sadece. Belki.

Gecenin kör karanlığına daha bir dolu vakit var.

Ancak belki de zaman az.


Yıllardır rafta duran okunacağı zamanı bekleyen kitaplarım var. Bir türlü okumanın kısmet olmadığı kitaplar. Bazen şunları okumadan öleceğim diyorum. Aslında haklıyım. Ne zaman okunacaklar rafından bir kitap alsam, diğerlerine gözüm takılıyor. Bu arada yeni kitaplar alınıyor elbette bir yandan, kısır döngüyü tamamlayan kitaplar. Geçen okumadığım bazı kitapların sarardığını gördüm. kimini 10 yıl önce almışım ve okuyamamışım. Utandım. Zamanı suçladım hemen. O kadar çabuk geçiyor ki günler, kitaplar birikiyor, çocuklar büyüyor.
 
 













Fotoğraf: Merih Akoğul









...
Rüya, bütün çektiğimiz
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
...
Ahmed Arif

Fotoğraf: Arif Aşçı


Yürümek zamanın geçtiğini hızlı bir şekilde algılamak demektir biraz da. Hem yolun uzunluğu hem de çevrenin değişmesinin de ötesinde içimizdeki saatin akrebi, yelkovanı, saniyesi çalışır, vaktin o muazzam mürekkebi azar azar dökülür.

Nicedir yürürken Vangelis'in "Memories of Green" (Blade Runner filminin en sevdiğim parçası) eserindeki piyanonun o benim için önemli olan bütün hatıraları dile getiren melodisini duyarım, kulaklarımda piyanonun (piyano da tıpkı mekanik saatler gibi, fotoğraflar gibi insan uygarlığının bir tezahürü, insanlığın geldiği noktayı gösteren bir sınır taşı bence) sesi, iki nota arasındaki sessizliği...
Bir HSBC Yarışması vardı ne oldu ona? isimli postu atmamdan hemen hemen 1 ay geçti. Bir sır gibi saklanan(!) yarışmanın sonucu, finale kalan 10 fotoğrafçının katılımıyla, yenilenen Fotoğrafevi'nde açıklandı.

15 milyarlık büyük para ödülü fotokritik'i ve Simurg Fotoğraf Grubu'nu yakından takip edenlerin hemen tanıyacağı Soner Yaman'ın BATAK isimli serisinin oldu. Soner Yaman benim de takip ettiğim ve çektikleriyle, fikirleriyle geleneksel belgesel fotoğrafın izinden giden Konyalı bir fotoğrafçı. Profesyonel mesleği ise arkeologluk. Kendisini tebrik ediyorum. Bu arada sözü açılmışken Simurg Fotoğraf Grubu'nun işlerini dikkatle takip etmenizi öneriyorum. Kendileri ülkede sayısı fazla olmayan ve hala dağılmayan ender belgesel guplarından biri. Ajans değiller, gönüllülük hesabına iş üretiyorlar. Çok fazla güzel bir siteleri yok ama işleri yine de izlenmeye değer...




















































Fotoğraflar: Soner Yaman



















Elliot Erwitt demişken ondan bahsetmemek olmaz, olmamalı. Fotoğraf tarihinin en önemli kilometre taşlarından Erwitt 1928 doğumlu, 1953 yılından beri Magnum üyesi bir fotoğrafçı. Tam 18 kitabı var. Che'den Marilyn Monroe'ya, Nureyev'den Arnold Schwarzenegger'e kadar bir çok kişinin portrelerini çeken, yaşayan bir tarih.

Ama Erwitt'in bana göre hayran olunası işleri, elinde Leica'sı ile sokaklarda ürettiği o enfes siyah beyazlar. 1950'li 60'lı yıllarda, eskilerin deyimiyle, fotoğrafın fotoğraf olduğu yıllarda, sokak fotoğrafı üzerinden oluşturduğu tarzını, hem Magnum'da hem de bana göre sokak fotoğrafının en iyi şekilde öğrenileceği yer olan New York'ta olmanın etkisiyle iyice geliştirir Erwitt. Yakaladığı anlara çağdaşlarından farklı olarak mizah unsurunu da katar. Köpeklerle çocuklara ayrı bir sevgisi vardır. Her yolculuğunda mutlaka köpeklere ve çocuklara ait kareler vardır.














Erwitt'i çok fazla anlatacak değilim. Fotoğrafları, kitapları, fotoğraf üzerine düşünceleri onu bizim anlatacağımızdan çok daha iyi ifade ediyor. Yabancı albüm konusunda çok da zengin olmayan ülkemizde ulaşabildiğim tek kitabı hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğraflarından oluşan Unseen albümü oldu. Yurtdışından bulabilmeyi umuyorum.














"Şans hazırlıkla fırsatın karşılaştığı köşebaşıdır" der bir Rus atasözü. Elliot Erwitt'in ülkemizde sokak fotoğrafçılığını şansa, kader kısmete bağlayan kimi fotoğraf çevrelerine fotoğrafları aracılığı ile vermesi gereken nice ders olduğunu düşünüyorum. Onun fırsatlarla karşılaştığı köşebaşlarına ulaşabilmek en büyük hayalimiz...
 
 















Yer Brezilya. Yapının ne olduğunu bilmiyorum, zaten önemi de yok. Önünde bir leke, altın noktaya yakın. Arkasında iki sütunlu anıtvari bir yapı. Onun hemen yanında beyaz bir kubbe. Fotoğrafın tabanından iki sütunlu anıta ve öndeki insan lekesine uzanan bir perspektif, yol diye düşünüyorum. Bu perspektifin her iki yanında yukarıdaki gri gökyüzünü dengeleyen siyah boşluklar. Teknik, kompozisyonel açıdan dört dörtlük bir Elliot Erwitt fotoğrafı. Saygı duyuyoruz.
 
 




Bu yazıyı günümüzün en önemli savaş fotoğrafçısı olan, kendisini dinlerken yaşadıklarını, gördüklerini ses tonundan okuyabildiğiniz James Nachtwey‘i henüz tanımayanların kendisi ile tanışması için yazdım. Web sitesine gidip fotoğraflarını görüntüleyin, bu utangaç insan hangi hikayeleri bize ulaştırmaya çalışmış araştırın istedim. Bu adam sırf içerisindeki insan sevgisi ve samimi merhamet ile daha çok kişi tarafından tanınmayı hak ediyor bence.


James Nachtwey fotoğraf çekerken.

1984′ten bu yana da Time Dergisi’nin sözleşmeli fotoğrafçılarından birisi olan Nachtwey, El Salvador, Nikaragua, Guatemala, Lübnan, Batı Şeria ve Gazze şeridi, İsrail, Endonezya, Tayland, Hindistan, Sri Lanka, Afganistan, Filipinler, Güney Kore, Somali, Sudan, Ruanda, Güney Afrika, Rusya, Bosna, Çeçenistan, Kosova, Romanya, Brezilya da dahil olmak üzere dünyanın dört bir tarafındaki trajediler ve krizler arasında onları görüntülemek ve bizlere ulaştırmak için mekik dokuyan bir fotoğrafçı. Ortaya çıkardığı işler bazen dünya çapında ses getirmiş ve yardımseverleri harekete geçirmiş, bazen hasır altı edilmiş ya da görmezden gelinmiş. Bir savaş fotoğrafçısı olarak savaş alanında insanlığı temsil eden bir gözlemci gibi oradan oraya gitmeye devam ediyor.


Bosna, 1993. Mostar’daki etnik temizlik sırasında müslüman komşularına ateş eden bir Hırvat, © James Nachtwey.

Kendisi ile ilgili War Photographer isimli bir belgesel var. Fotoğrafçı olsun olmasın her dünya vatandaşının izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir belgesel bu. Geçen gün YouTube’de bu belgeselin 3 dakikalık bir kısmına denk geldim. Bu üç dakikalık kısım James Nachtwey’in yaptığı şey ile ilgili düşüncelerini ihtiva ettiği için belki de belgeselin en önemli üç dakikası (fakat tamamını izlemenizi şiddetle tavsiye ederim):

Ayrıca Nachtwey’in mesajı İngilizcesi zayıf olanlara da ulaşabilsin diyerek bu videoda söylediklerini Türkçe’ye çevirdim:

Neden savaşı fotoğraflamak?

Tarihin başlangıcından bu yana var olan bir insan davranışına fotoğraf ile son vermek mümkün olabilir mi? Bu düşünce gülünç derecede anlamsız görünüyor. Fakat beni motive eden, işte bu biricik düşünce idi.

Bana göre fotoğrafın gücü insani hisleri ateşlemesinde yatıyor. Eğer savaş bir ‘insaniyeti yok sayma girişimi’ ise, fotoğraf savaşın zıttı olarak algılanabilir ve doğru kullanılırsa savaşın panzehiri içerisinde etkin bir karışım maddesi olarak kullanılabilir.

Eğer bir birey, dünyanın geri kalanına neler olup bittiğini ulaştırabilmek için kendisini savaşın ortasına atma riskini göze alıyorsa, bu kişinin bir açıdan barış için müzakere etmeye çalıştığı düşünülebilir. Belki de savaşın devamından sorumlu olan kişilerin etrafta fotoğrafçı olmasından hoşlanmıyor oluşlarının ardındaki neden budur.

Oradayken deneyimlediğiniz şey aşırı derecede doğrudan. Oradayken gördüğünüz şey, bir sonraki sayfasında rolex saat reklamları olan bir derginin bir sayfasında yer alan, on binlerce kilometre uzaktan gelen bir görüntü değil. Gördüğünüz şey ilaçsız bir acı, haksızlık ve çaresizlik.

Eğer insanlar yalnızca bir kereliğine bile olsa beyaz fosforun bir çocuğun yüzüne ne yaptığını, ya da tek bir merminin çarpması ile ortaya çıkan tarifsiz acıyı, ya da keskin bir şarapnelin bir kişinin bacağını nasıl da kopardığını orada olup görebilseler, eğer insanlar yalnızca bir kereliğine dahi olsa yaşanan acıyı, üzüntüyü orada olup görebilseler, olayların bu noktaya gelmesine izin verilmesine sebep olan hiçbir kazancın bırakın binlercesini, yalnızca bir insanın dahi bu acıyı yaşamasına değmeyeceğini anlayabilirlerdi.

Fakat herkes orada olamaz. İşte bu yüzden fotoğrafçılar oradalar; insanlara göstermek, uzanıp onları yakalamak ve yaptıkları şeye ara verip olan bitene ilgi göstermelerini sağlamak, genel medyanın yatıştırıcı etkilerinin arasından sıyrılıp meydana çıkacak kadar güçlü fotoğraflar yaratıp insanları sarsmak, protesto etmek ve bu protesonun gücü ile diğerlerini de protesto edecek noktaya getirmek için…

Bu arada kendisi TED 2007 ödülünü kazandı, anlatmak istediklerinin daha fazla kişiye ulaşması için TED’in resmi desteğini de arkasına almış oldu bu sayede. Eğer ilgilenirseniz ödül alan konuşması burada, fakat ne yazık ki Türkçe’si yok.

10 günlük bayram arası dedik ama elde olmayan sebeplerden dolayı bloga ilk yazıyı yazmak bugüne kısmet oldu. Neyse, geç olsun güç olmasın.

Eve döner dönmez kitapçıda gördüğüm ve hemen aldığım Gültekin Çizgen'in yeni kitabından bahsetmek istiyorum. Gültekin Çizgen'in 101 Kompozisyon 101 Yorum serisi fotoğrafa başladığım zamanlarda teknik kitaplardan bunalmış bünyem için ilaç gibiydi. Hatta her 6 ayda bir tekrar okuyordum ki bu tekrarlar ileri mi yoksa geri mi gittiğimi anlamama yardımcı oluyordu.

Şimdi elimizde o seriye benzer ancak bu kez fotoğrafları Çizgen'in çektiği ve yorumları ise Mehmet Koştumoğlu'nun yaptığı arkalı önlü bir kitap var. Kitabın bir yüzünde Yaşamın İçindeyiz isimli İstanbul'un değişik! kesimlerinde çekilmiş hayattan kareler mevcut. Diğer yüzünde ise İyi Günler İstanbul isimli yine İstanbul'un değişik! kesimlerinden alınmış İstanbul fotoğrafları var. Yaşamın İçindeyiz serisi Fototrek'te, İyi Günler İstanbul ise Taksim Metro Sanat Galerisi'nde sergilendi. Gültekin Çizgen'e has bir duyarlılıkla üretilmiş, olduça iyi siyah beyazlar. Fakat paragraf içerisindeki ünlem işaretlerinden de anlayacağınız üzere çoğu İstanbul fotoğrafçısı olarak Gültekin Çizgen de İstanbul'u ve ordaki hayatı çok büyük oranda tarihi yarımada ve onun çevresine sıkıştırmış. Fotoğrafların yüzde sekseni tarihi tarihi yarımada çevresinde, kalanlar ise tek tük Pera'da, adalarda vs'de çekilmiş.

İstanbul'un en fotojenik yeridir, Galata Köprüsü ve çevresi, buna tamam. Ancak bir kitap boyunca Eminönü, Galata Köprüsü, cami siluetleri gibi 50-60 senedir durmadan çekilen yerlerin fotoğraflarından başka şeyler de arıyor insanın gözü. İstanbul'un Ümraniye'si, Sarıgazi'si, Ayazağa'sı, Şirinevler'i, Kuştepe'si, Eyüp'ü de var. Orda yaşananlar, ordaki hayatlar, sokaklar, berberler çekilmeyi, görüntülenmeyi haketmiyorlar mı? İdeal İstanbul görüntülerinden biraz sıyrılmak ihtiyacında olduğumuzu hissediyorum...
 
 

(Burdur civarlari)
Her sene kasim ayinda gerçeklestirilen, dünyanin önemli fotograf fuar/festivallerinden olan Paris Photo 2008 için geri sayim baslamisken daha önce bahsetmis oldugum sfr genç yetenek yarismasi sonuçlari da su siralar degerlendiriliyordur. "Sehrin ışığı" temali yarismaya katildigim fotograflari görebilirsiniz, kendileri tam asagidadir. Uzun zamandir paylasim sitelerine olan nefretim yüzünden elimi etegimi çekmistim ki bu Sfr denen gsm operatörünün (kendilerini zamaninda birakip baska bir markaya geçmistim) zoruyla tekrar o tarz biseye gark oldum. Ortam flickr'a göre daha nezih ve "tout public" olmadigindan çok da kötü olmadi. Saglam isler var baya..